Köyün yoksul ama onurlu kadınıydı o. Ömrü boyunca elleriyle çalıştı, başkalarının tarlasında emek verdi, ekmeğini taştan çıkardı. Çocuklarını büyüttü, onları sırtında taşıdı; omuz omuza verdiği bu hayatı bir gün geride bırakmak zorunda kaldı. Zaman geçti, çocukları büyüdü. Ve bir gün kadın, çocuklarını karşısına alıp şöyle dedi: “Evlatlarım, bir fikrim var. Ne dersiniz, kabul eder misiniz? Gelin köyden çıkalım, Diyarbekir’e gidelim. Diyorlar ki ‘Diyarbekir hem zenginlerin hem de fakirlerin memleketidir; herkes orada bir şekilde kendine bir hayat kurar, rahat yaşar.’ Siz ne dersiniz?” Çocukları hep bir ağızdan: “Olur anne, neden olmasın? Nasıl olsa ne tarlamız var ne toprağımız… Hep başkalarına muhtacız.”
Kadın, çocuklarıyla birlikte eşyalarını toplayıp Amed’e, yani Diyarbekir’e taşındı. Küçük bir ev kiraladılar. Çocuklar iş bulup çalışmaya başladı. Zamanla geçim düzeldi, kadın çocuklarını evlendirdi. Yıllar geçti, çocuklar orta yaşa geldi, torunlar büyüyüp okula gitmeye başladı. Anne ise her geçen yıla göre biraz daha yaşlandı. Gözleri artık görmüyordu, ama asıl yorgun olan gözleri değil, kalbiydi. Günleri ibadetle geçiyor, zikir ve dua ile içini rahatlatmaya çalışıyor, sabır diliyordu. Ama yine de gönlü hep kırıktı. Bazen çocuklarına demek isterdi: “Beni köyüme götürün…” Ama diyemezdi. Dili bir türlü varmazdı.
Yaşlı kadın çocuklarını, gelinlerini, torunlarını çok seviyordu. Onlarla mutlu olmaya çalışıyordu ama torunlarıyla iletişim sorunu vardı. Hep düşünceliydi, hüzünlüydü. Çocukları onun bir derdi olduğunu anlamıştı ama ne olduğunu çözememişlerdi. Bazen: “Anne, canım annem, nedir derdin? Niye anlatmıyorsun bize?” diye sorarlardı. O ise: “Ne diyeyim evlat… Bu benim hayatım… ama hayat değil artık.” der ve susardı. Bir gün yine iç geçirdi kadın: “Off, off, off…” Büyük oğlu duydu, geldi: “Anne, söyle bana derdini. Nedir seni üzen? Yoksa gelin mi yemek vermiyor, kötü mü davranıyorlar? Yoksa biz mi seni incittik?”
Kadıncağız başını eğdi, oğlunun gözlerine bakmadan konuşmaya başladı: “Evladım, ben sizin annenizim. Gözlerim görmüyor artık, yaşlı bir kadınım. Aç değilim, susuz değilim, evim de var ama siz benim halimden anlamıyorsunuz. Eşlerinizle, çocuklarınızla sohbet ediyorsunuz, gülüyorsunuz. Ama bir kere olsun dönüp ‘Nasılsın anne?’ demiyorsunuz.” Oğlu şaşkınlıkla: “Ne oldu ki?” dedi. Kadın devam etti: “Ne mi oldu? Evladım, nasıl anlatayım… Sizin örfünüzü, âdetinizi unuttuğunuzu görüyorum. Giyim kuşamınızla bir Kürt’ten çok yabancılara benziyorsunuz. Artık aranızda Türkçe konuşuyorsunuz, ana dilimiz Kürtçe yok oldu! Aramızda görünmez bir duvar var. Siz kendi dünyanıza çekildiniz. Belki hayatınız iyi gidiyor ama eşleriniz, çocuklarınız ne durumda hiç düşünüyor musunuz? Ben torunlarımı seviyorum, onlarla konuşmak, dertleşmek istiyorum ama beni anlamıyorlar. Çünkü benimle bildiğim dille değil, Türkçe konuşuyorlar. Ben Kürtçe biliyorum, Türkçeyi değil. Onlar da beni anlamıyor. Siz televizyonu Türkçe izliyorsunuz, sabaha kadar Türkçe konuşuyorsunuz. Ama ben hiçbir şey anlamıyorum. Aynı evdeyiz ama bambaşka dünyalarda yaşıyoruz. Torunlarım sadece gelip ‘Nasılsın büyükanne?’ diyor, o da yarım yamalak Kürtçe… Onları sevmek istiyorum ama benim dilimi anlamıyorlar. Dilimize çok yabancılar. Anadilimizle konuşmadan sevgimizi nasıl göstereceğiz? Sevgi dil ile, sözle olur. Benimle Kürtçe konuşulmalı.
Evladım, biz kimdik, siz kim oldunuz? Siz ve eşleriniz Türkçeyi bilmezdiniz. Şimdi Kürtçeyi konuşamaz oldunuz, konuşmayı da utanılacak bir şey sanıyorsunuz. Ayıptır, günahtır oğlum! Kendinize gelin. Kürtçe konuşmazsanız, çocuklar bu dili öğrenmezse, bu gidişle onlar bu kültürden tamamen kopacak. Ben de insanım, benim de duygularım var. Eğer siz benimle konuşmazsanız, ben sizi anlamazsam, nasıl mutlu olurum? Yoksa bu evde oturan bir taş parçası mıyım? Kiminle konuşayım? Ben mi yanılıyorum, yoksa siz mi? Ama siz artık benim halimden habersizsiniz. Gözlerim görmüyor, hayatım karanlık. Kendi evimde bile yabancıyım. Siz hayatınızı kurdunuz ama ya benim hayatım? Aslınızı, ırkınızı, kökünüzü, Kürtçe dilinizi unutmayın. Hayatınızı İslami değerlerle sürdürün. Örf ve adetlerinizi koruyun. Aklınızı başınıza alın, yanlışınızdan dönün. Evladım, hâlâ geç değil… Dilinize sahip çıkın. Kim olduğunuzu unutmayın.”
Not: Bu hikaye Kurmanci lehçesinden yazdığım “Birîna Pîrê” adlı hikayemî Türkçeye çevirdim. Sesli olarak Yotube kanalımdan dinleyebilirsiniz: @pasaamedi veya https://youtu.be/VEAnRAOPgRQ https://youtu.be/nwOgNTSkJP4
Paşa Amedî
ÇandName Li pey şopa bav û kalan…