Şimdi biraz can sıkıcı konuşalım.
Çünkü Kürtçenin geleceği hakkında yıllardır aynı cümleleri kuruyoruz: Yasaklandı, baskılandı, inkâr edildi, eğitim dili yapılmadı, kamusal alandan dışlandı…
Bunların hepsi doğrudur.
Ama bir noktadan sonra insanın aklına başka bir soru geliyor:
Peki bütün bunlar değişmeye başladığı halde Kürtçe neden hâlâ geriliyor?
Bu soruyu sormak neden bu kadar zor?
Neden Kürtçenin her gerilemesini yalnızca devletin geçmişteki politikalarıyla açıklamak, Kürt toplumunun kendi sorumluluğunu tartışmaktan daha kolay?
Belki de çünkü mağduriyet anlatısı insana konfor sağlar.
Suçlu bellidir.
Biz masumuz.
Mesele kapanmıştır.
Oysa mesele kapanmış değildir.
Tam tersine, asıl mesele şimdi başlıyor.
Çünkü bir dili yasaklamak başka şeydir, o dilin yasak kalktıktan sonra bile evlerde terk edilmeye devam etmesi başka şey.
Devlet Kürtçeyi okuldan çıkardı.
Peki Kürt aileleri onu evde tutabildi mi?
Devlet Kürtçeyi kamusal alandan itti.
Peki Kürtler onu kendi sofralarında yaşatabildi mi?
Devlet Kürtçeyi değersizleştirdi.
Peki biz çocuklarımıza onun değerli olduğunu gerçekten hissettirebildik mi?
Yoksa çocuğumuz Kürtçe konuşunca “Türkçeyi düzgün öğren” diyerek biz de aynı değersizleştirme zincirinin halkasına mı dönüştük?
İşte konuşmamız gereken yer burasıdır.
Kürtçenin başına gelenleri anlatırken devletin suçlarını saymak kolaydır.
Zor olan, aynaya bakmaktır.
Bir çocuğun Kürtçeyi öğrenmemesinin sorumluluğu her zaman Ankara’daki bir bürokratın omuzlarında değildir.
Bazen o sorumluluk İstanbul’daki, Diyarbakır’daki, Van’daki, Mardin’deki, İzmir’deki bir Kürt evinin salonunda oturur.
Çocuğuna Türkçe seslenen bir anne-babanın yanında.
Ve burada kimse yanlış anlamasın: Bu, geçmişteki baskıları aklamak değildir.
Tam tersine.
Baskının nasıl başarılı olduğunu anlamaktır.
Çünkü asimilasyonun en büyük başarısı, sonunda insanın kendisini asimile eden davranışı kendi eliyle sürdürmesidir.
İşte tehlikeli olan budur.
Bir zamanlar çocuk okulda Kürtçe konuştuğu için cezalandırılıyordu.
Sonra çocuk okulda sorun yaşamamak için evde Türkçe konuşmaya başladı.
Bir süre sonra anne-baba da çocuğa Türkçe cevap verdi.
Sonra çocuk Kürtçe öğrenmedi.
Sonra torun hiç öğrenmedi.
Ve birkaç kuşak sonra aile hâlâ Kürt olduğunu söylüyor ama aile içinde Kürtçe konuşulmuyor.
Bunun adına ne diyeceğiz?
Sadece “yasakların sonucu” mu?
Evet, tarihsel olarak kökü oradadır.
Ama bugün artık bundan ibaret değildir.
Çünkü dil, yalnızca baskıyla kaybolmaz.
İhmal edilerek de kaybolur.
Ve bazen bir dilin en büyük düşmanı yasak değil, “Nasıl olsa bir gün öğrenir” rahatlığıdır.
Öğrenmez.
Çocuk kendi kendine öğrenmez.
Bir dilin ana dili olması için o dilin çocuğun hayatında bulunması gerekir.
Evde.
Oyunda.
Masalda.
Kavgada.
Sevgide.
Şakada.
Ninnide.
Kısacası hayatın içinde.
Biz ise bazen Kürtçeyi hayatın içinden çıkarıp siyasetin içine hapsettik.
Kürtçe mitinglerde var.
Kürtçe sloganlarda var.
Kürtçe siyasi konuşmalarda var.
Kürtçe kimlik tartışmalarında var.
Ama çocuğun odasında yok.
Sofrada yok.
Çocukların kendi aralarındaki oyunda yok.
Gençlerin gündelik hayatında yok.
Sonra dönüp “Kürtçe neden kayboluyor?” diye soruyoruz.
Nasıl kaybolmasın?
Bir dili yalnızca siyaset konuşarak yaşatamazsınız.
Dil, kongre salonlarında değil, çocukların ağzında yaşar.
Bir başka rahatsız edici mesele daha var.
Kürt toplumunda bazı çevreler yıllardır kültürel haklar konusunda son derece yüksek sesle konuşuyor.
Devletten hak istiyor.
Belediyeden kültür merkezi istiyor.
Kürtçe eğitim istiyor.
Kürtçe yayın istiyor.
Kürtçe tabela istiyor.
Bunların hepsi tartışılabilir ve talep edilebilir.
Ama aynı insanlara şu soruyu sorduğunuzda ortalık sessizleşiyor:
“Çocuğunuzla hangi dili konuşuyorsunuz?”
Bu soru neden bu kadar rahatsız edici?
Çünkü hak talebi başkasına yöneliktir.
Sorumluluk ise insanın kendisine yöneliktir.
Devletten hesap sormak kolaydır.
Kendi çocuğuna neden Kürtçe öğretmediğinin hesabını vermek zordur.
Kürt aydınının da burada ciddi bir sorumluluğu var.
Çünkü aydın yalnızca geçmişin mağduriyetlerini anlatan kişi değildir.
Toplumun kendi içindeki çelişkilerini de göstermek zorundadır.
Eğer Kürt aydınları sadece “devlet şunu yaptı, devlet bunu yaptı” diyerek yetinirse, Kürt toplumunun kendi içindeki dil kaybını görünmez hale getirir.
Oysa gerçek aydınlatıcı soru şudur:
Devlet baskısı neden bazı ailelerde Kürtçeden kopuşa dönüştü ve bu kopuş neden sonraki kuşaklara gönüllü biçimde aktarıldı?
Bu soruyu sormadan Kürtçenin geleceği üzerine yapılan tartışmaların önemli bir bölümü eksik kalacaktır.
Çünkü bugün Kürtçenin karşısındaki sorun yalnızca yasak değildir.
Statüdür.
Alışkanlıktır.
Şehirleşmedir.
Eğitim sistemidir.
Medyanın dili tercih etme biçimidir.
Ekonomik ve sosyal hareketliliktir.
Ve bütün bunlardan daha önemlisi, aile içindeki dil tercihidir.
Bir çocuk için dünyanın en etkili dil politikası annesinin onunla konuştuğu dildir.
Devletin yüzlerce sayfalık mevzuatı bile bunun yerini tutamaz.
Bu yüzden artık Kürtçenin kurtuluşunu yalnızca devlet kapısında aramaktan vazgeçmek gerekiyor.
Çünkü Kürtçenin geleceği biraz da evimizin içinde bizim elimizde.
Bir anne çocuğuna Kürtçe konuşmuyorsa, bunun için Ankara’yı suçlamak ne kadar açıklayıcıdır?
Bir baba kendi çocuğunun Kürtçe öğrenmesini gereksiz görüyorsa, bunun sorumluluğu yalnızca eğitim sistemine mi aittir?
Bir Kürt ailesi çocuğunun Kürtçe bilmesini değil, yalnızca Türkçeyi iyi bilmesini başarı ölçüsü kabul ediyorsa, burada artık devlet politikasının ötesinde bir toplumsal tercih yok mudur?
Bu soruların cevabı hoşumuza gitmeyebilir.
Ama gerçekler zaten çoğu zaman hoşumuza gitmez.
Belki de Kürtçenin geleceği konusunda ihtiyacımız olan şey biraz daha az romantizm, biraz daha fazla gerçekçiliktir.
“Kürtçe bizim dilimizdir” demek yetmez.
Konuşmak gerekir.
“Kürtçe yok oluyor” demek yetmez.
Çocuğa öğretmek gerekir.
“Devlet Kürtçeyi korusun” demek yetmez.
Evde yaşatmak gerekir.
“Gençler Kürtçe bilmiyor” diye şikâyet etmek yetmez.
Gençle Kürtçe konuşmak gerekir.
Çünkü dil, sahip çıkıldığını ilan ederek değil, kullanılarak yaşar.
Belki de en büyük yanılgımız burada.
Kürtçeyi bir kimlik nişanı sandık.
Oysa Kürtçe bir yaşam biçimidir.
Kullanılmayan kimlik sembolü müzede sergilenir.
Konuşulmayan dil de müzeye gider.
Bir gün çocuklarımız büyükannelerinin mezar taşlarını okuyamayacak.
Dedesinin anlattığı hikâyeyi anlayamayacak.
Kendi köyünün eski türküsündeki kelimeleri bilmeyecek.
Sonra yine dönüp diyeceğiz ki:
“Bize dilimizi unutturdular.”
Evet, birileri bize bunu yapmış olabilir.
Ama bir noktadan sonra şu soruyu da sormamız gerekecek:
Biz de unutmamak için yeterince mücadele ettik mi?
Kürtçenin geleceği için devletin yapması gerekenler vardır.
Ama Kürt toplumunun da yapması gerekenler vardır.
Ve belki de artık birbirine karıştırılmaması gereken en önemli gerçek budur:
Devletten hak istemek bir yurttaşlık görevidir.
Kendi çocuğuna dilini öğretmek ise bundan önce gelen bir kültürel sorumluluktur.
Bir dilin yaşaması için önce birilerinin onu konuşması gerekir.
Sonra birilerinin çocuklarına öğretmesi.
Sonra çocukların kendi çocuklarına aktarması.
Yoksa yüzlerce kültür merkezi kurarsınız, binlerce kitap basarsınız, onlarca televizyon kanalı açarsınız; ama evlerde dil yoksa, birkaç kuşak sonra geriye yalnızca hatırası kalır.
O yüzden artık şu cümleyi de cesaretle söylemek gerekiyor:
Kürtçenin önündeki bütün engelleri kaldırmak devletin sorumluluğudur. Ama kaldırılan engellerin ardından Kürtçeyi yaşatmak Kürt toplumunun sorumluluğudur.
Birincisini istemek yetmez.
İkincisini yapmak gerekir.
Çünkü bir dili devlet öldürebilir.
Ama bir dili ancak toplum yaşatabilir.
Ve eğer bir gün Kürtçe gerçekten kaybolursa, tarih kitaplarında yalnızca “yasaklandığı” yazmayacak.
Daha acı bir gerçek de yazacak:
Bir zamanlar konuşulduğu halde, yeterince konuşulmadığı için kayboldu.
Ekrem Bulut- Sosyolog/Yazar

