“Kürt milleti (…) dinen Müslümandırlar ve Şafii’dirler. İki lisanları vardır: Biri, muhtelif lisanların ve bilhassa Farsçanın karışımı olan yerli Kürtlerin lisanıdır; diğeri ise evvelkinden büsbütün farklı olan Zaza tesmiye olunan lisandır. Bu lisanı, gerçi birinci lisanı da bilseler dahi, yalnızca birkaç şehrin Kürtleri konuşur.”
Dr. Barunak Bey Fēruhkhan (1847)
—–
Ermeni hekim ve gezgin Dr. Barunak Bey Fēruhkhan (1824–1868) tarafından yazılan “1847 Yılında Ermenistan Üzerinden Babil’e Yolculuk” isimli kitabın Diyarbekir bölümünün tercümesini kısmen aşağıya aktarıyoruz (1876’da basılmıştır):
DİYARBEKİR (1)
Bu isimle anılan vilayetin merkez şehridir ki kendisine Amid veya Kara-Amid de denir. Coğrafi enlemi 37°55′, boylamı 37°31’dir. Eskiden Tigranakert denirdi; zira Ermeni Kralı I. Tigran inşa etmiştir ve Büyük Ermenistan’ın Ağdznik eyaletinin başkentiydi. Bu şehir surlarla çevrilidir, kalelidir ve Dicle nehrinin sol tarafında, çeyrek saat mesafede geniş tabanlı, sarp bir tepe/plato üzerine kurulmuştur. Bağdat’tan tam 625.000 metre uzakta ve onun kuzeybatı tarafındadır. Bu yüksek platonun maddesi sönmüş yanardağ lavıdır. Şehrin çevresi 1,5 saat sürer; doğu tarafı nehir kıyısından duvar gibi dik yükselen bir yamacın tepesidir.
—
(Dipnot 1:) Bu kelime “Bekir Ülkesi” demektir; zira evvela Bekir adında biri buraya hükmetmiştir. Aynı zamanda “Bakire Ülke” anlamına da gelir; zira Osmanlıların eline geçtiğinden bu yana yabancı eline geçmemiş, adeta bakire kalmıştır.
—
Surları gayet yüksek ve kalındır; 10 arşına kadar ulaşır. Sönmüş volkanik dağın taşları olması muhtemel iri, siyah ve bazalt benzeri kare kesme taşlarla örülmüştür. 72 yüksek ve büyük kulesi vardır, bunların 12 tanesi daha büyüktür. Bu kuleler iki katlı olup kargir kemerlere sahiptir. Surların üzerinde yer yer çift başlı ve çift taçlı kartal kabartmaları vardır; ayrıca üçgen biçimli işaretler ve Kufi yazılar bulunmaktadır.
4 kapısı vardır:
Güneyde Mardin Kapusu
Batıda Urfa Kapusu
Kuzeyde Dağ veya Erzurum Kapusu
Doğuda Yeni Kapu veya Dicle Kapusu
İçkale (Berd), şehrin kuzeydoğu tarafında, Yeni Kapı ile Dağ Kapı arasındadır. Şehir dışına açılan 2 kapısı vardır; bunlara Oğrun Kapusu ve Fetih Kapusu denir ki daima kapalı tutulur, yalnızca lüzum görüldüğünde açılır. Diğer iki kapı ise şehrin içine açılır; bunlara da Aşağıki İç Kale Kapusu ve Yukarıki İç Kale Kapusu denir.
İçkalede paşanın konağı veya sarayı olan İçtün Sarayı; paşanın kadınlarının dairesi (harem) olan Sultan Sarayı; paşanın yazlık köşkü ve bayram günlerinde top atışı yapılan Viran Tepe adında bir tepe bulunur. Bu sonuncusu şehrin eski kalesidir, haraptır; yıkıntıları arasında bugüne kadar eski yapım bir kilisenin mihrap yerleri görülebilmektedir. İçkalede ayrıca Türklerin ve Ermenilerin evleri, cami, meydanlar, hamamlar vs. vardır.
Tarih bu şehrin kuruluşunun tam vaktini bildirmez; bazılarına göre Kral Tigran’ın mirasıdır ve birkaç defa yıkılmıştır. En son onarımı Valentinianus döneminden beridir. Bu şehir çeşitli devletlerin eline geçtikten sonra [Hicri] 938’de Türklerin eline geçmiş olup bugüne kadar da onların hakimiyetindedir.
Havası oldukça iyidir; sonbahar mevsiminde sıtma görülür. Şehrin kuyu suları içmeye elverişli değildir; bu yüzden eskiler dışarıdan şehir içine sular getirtmişlerdir.
Bunlar:
Hamravat Suyu: Diğerlerinden daha makbuldür ve en çok kullanılanıdır.
Faydas Suyu: Oldukça iyidir; şehirden yarım saat mesafedeki Ali Pınar köyünden gelerek camilere ve hamamlara taksim edilir.
Kale Suyu: İçilmez, hamamlar ve diğer ihtiyaçlar için kullanılır. Bu su içkaledendir; bilinmeyen bir yoldan gelir ve Oğrun Kapı’nın altından çıkarak birkaç su değirmenini döndürür.
Balıklı Suyu: Bunun da yolu belirsizdir. Bu su özel havuzlarda toplanır; oradan alınarak boyacılar, çamaşırcılar ve diğerleri tarafından muhtelif ihtiyaçlar için kullanılır. Bu havuzlardan taşarak bir ark meydana gelir ve Alipınar ile Bağ-ı Hatun’dan geçerek şehrin içindeki ve dışındaki su değirmenlerini çevirir. Fakat bütün bu suların en kıymetlisi ve tatlısı Dicle nehrinin suyudur; kentin ileri gelenleri içmek ve yemek pişirmek üzere getirtirler.
Diyarbekir 5.700 kadar hane ve 33.000 kadar nüfus barındırır. Bunlardan 3.000 hane ve 16.000 nüfus Türk (1) ve Kürt’tür (2).
—
(Dipnot 1) Türkler, bugün Türk, Tatar, Türkmen, Özbek veya Tacik tesmiye olunan eski İskitler ve Partlardır.
(Dipnot 2) Eski devirlerde “Mard” denilen Kürt veya K’yurt ismi, anlaşıldığı üzere Korduk veya Kord şeklindeki eski Ermenice isimden neşet etmiştir.
Kürt milleti ikiye ayrılır:
Çadırda yaşayanlar (koçer ehli) ve köyde yaşayanlar. Çadırda yaşayanlar aşiretlerinin adıyla anılırlar; mesela Reşvanlılar, Milanlılar, Mankoşanlılar (Mamikonyan soyundan), Mendikanlılar (Mandakunyan soyundan) vs.
Köy sakinlerinin isimleri ise ekseriyetle iskân ettikleri şehirlerden alınır; mesela Hınıslı, Muşlu, Bitlisli vs.
Yahut kendi aralarında bilinen ve tanınan eyaletin adından gelir; mesela Şirvan eyaletinde sakin olanlara Şirvanlılar denir (Bayezid paşalığı sınırındakilere Kürtler Şirvan der). Keza Rojkan sakinlerine de Rojkanlılar denir (Bitlis Hanı hududunda Bitlis, Muş, Sasun vs. bulunan yere Rojkan derler). Şirvanlıların Slkunyan soyundan, Rojkanlıların ise Rştunyan soyundan türediği varsayılır. Dinen Müslümandırlar ve şafii’dirler. İki lisanları vardır: Biri, muhtelif lisanların ve bilhassa Farsçanın karışımı olan yerli Kürtlerin lisanıdır; diğeri ise evvelkinden büsbütün farklı olan Zaza (Զազա) tesmiye olunan lisandır. Bu lisanı, gerçi birinci lisanı da bilseler dahi, yalnızca birkaç şehrin Kürtleri konuşur.
—
1.500 hane ve 12.000 Ermeni nüfus.
1.200 hane ve 7.000 karışık milletler: Rum, Keldani (1), Nasturi, Yakubi (2), Yahudi ve Arap.
(Dipnot 1) Keldaniler ve Nasturiler din vasıtasıyla ayrılmış bir ve aynı millettir. Bunlar eski Keldaniler veya Asurlulardır. Nasturiler Nasturi mezhebindendir; Keldaniler ise Katoliktir. Nasturilerin patriği Musul’un Yaloğ (Elkuş/Alqosh) kasabasında, Keldanilerin patriği ise Diyarbekir’de mukimdir.
(Dipnot 2) Yakubiler aslen kadim Asurlulardır; dinleri hasebiyle Yakubi veya Süryani Kadim tesmiye olunurlar. Çoğu kere milletlerinin adıyla Süryani denir ki Asuri demektir. Bunların patriği de Mardin’de oturur.
3.500 nefer asker vardı; bunların 3.000’i piyade ve 500’ü süvariydi. Müstakil kışla bulunmadığından neferler 5 büyük han içerisine taksim edilmişti. Şehrin haneleri umumiyetle kargirdir; zeminden yarıya kadar kaba taşlarla, yarıdan tavana kadar ise tuğladan yapılmış, içeriden ve dışarıdan saman mahlûtu balçıkla sıvanmıştır. Zenginlerin hanelerinin iç kısımları ise beyaz kireç sıvalıdır. Damlar da saman mahlûtu balçıkla yapılmış olup, kışın karlar ve yağmurlar içeri sızmasın diye her sene yenilenir. Evlerin taştan yapılmasının sebebi özellikle yaz mevsiminde meskenlerin içerisinin çok sıcak olmasıdır.
Şehirde 16 büyük cami ve 20 mescit bulunur. Bunların başlıcası Ulu Cami tesmiye olunan mabettir ki evvelce Meryem Ana namına bir Rum kilisesi idi. Keza Kırk-kiliseler denilen yer de Aziz Theodoros namına bir Ermeni kilisesiydi. Ermenilere ait iki kilise (Surp Sarkis ve Surp Giragos), 1 Rum ve 1 de Keldani kilisesi mevcuttur. Her milletin iptidai mektepleri vardır.
Büyük meydanlar şunlardır: Balıkçılar, Buğday Pazarı, Meydan Pazarı. Bunlardan en büyüğü Yeni Kapı civarındaki İpçi Pazarı denilen meydandır; burada kunduracı ve bez dokumacı esnafının dükkânları yer alır.
Buğday Pazarında Çifte Han civarında bir yer altı dehlizinin ağzı bulunur. Bu yol çeyrek saatlik mesafeye uzanır ve şehirden dışarıya Tıbne denilen köyün civarındaki Kumlu-Tepe mevkiine çıkar. Anlaşıldığına göre vaktiyle Acemlerin (İranlıların) muhasarası esnasında şehirlilerin firar edebilmesi gayesiyle kazılmış bir yoldur.
Şehirde muhtelif zanaatkârlara, ipek dokumacılarına, kuyumculara, sarraflara ve boyacılara ait çarşılar vardır. Üç katlı cesim kervansaraylar mevcuttur; bunlar Hasan Paşa Hanı, Çifte Han ve Deliller Hanı’dır.
Bu şehrin ve eyaletin mahsulleri hemen her neviden zahiredir: Bol buğday, susam, pamuk, türlü cins üzümler, elma, armut, incir, şeftali, nar, hıyar, ayrıca tek bir tanesi 40 okkaya varan tatlı ve iri karpuzlar… Tadı ve 60 okkaya varan cüssesiyle kavunu cihan şümuldür. Şalgam bitkisi de nam salmıştır; patates gibi tüketilir ve ondan daha lezizdir. Ayrıca bal, balmumu, beyaz neft bulunur. Bütün dünyada Diyarbekir’in Mayasili (basur ilacı) meşhurdur. Zengin tuz madenleri mevcuttur. Nehirden bol balık çıkarılır; türlerinin isimleri şunlardır: Şaput, Zıl, Dere, Bekre, Elem ve Alabalık. İzmir, Halep, İstanbul, Trabzon, Erzurum ve Bağdat ile faal bir ticaret yürütülür. İpek, yün, palamut, kuzu postu, ipekli kumaşlar, yünlüler, topraktan ve bakırdan kap kacak, basma, kenevir ve sahtiyan sevk edilir.
Bu vilayette, bilhassa Diyarbekir’de sokması 24 saat boyunca şiddetli ızdırap veren zararlı bir akrep türü bulunur; lâkin yerliler ısırılan yere doğrudan o sokan akrebin ezilmiş yağını sürerek ağrıyı dindirirler.
Burada 5 gün ikamet ettik; pek çok hasta tedavi edildi ve birçoğu da aşılandı.
13 Şubat Çarşamba günü saat 4,5’ta Diyarbekir’den hareket ettik. Dicle nehri üzerinden Musul’a varmak maksadıyla keleklere (kelek) bindik. Bu kelekler 4 adetti; her biri 12 tulumdan yapılmıştı. Tulumlar havayla şişirilip ağızları iyice bağlanmıştı; bu şişkin tulumlar yan yana onarlı sıralar halinde dizilip birbirine raptedilmiş, ardından ilk sıranın arkasına bir sıra daha eklenerek katmanlar oluşturulmuştu. Bu usulle üç, dört sıra ve nihayet 12 sıraya kadar eklenerek uzun, kare şeklinde bir sal meydana getirilmişti. Üzerine yan yana tahtalar döşenerek bir zemin yapılmış ve dört bir tarafına birer arşın birer kalas yükseltilip üzerleri perdelerle örtülmüştü. Böylece imal edilen bu salın (kelekin) üzerine, rahatça oturabilmek için iskemleler ve minderler konulmuştu. Bu kelekler nehrin doğal akıntısıyla süzülürdü; nehrin akıntısının çok yavaşladığı yerlerde ise yelken açar ve kürek çekerlerdi. Keleklerin ucunda dümen yerine kürek şeklinde bir tahta kullanırlardı; kelekçiler ellerindeki birer sırıkla yönü daima idare edip seyrüseferi düzene sokarlardı. Öyle ki sallar suyun akışıyla kıyıya yanaşacak olduğunda, sırıkların ucunu karaya dayayıp iterek kıyıdan uzaklaştırır ve tekrar nehrin ana akıntısına sokarlardı.Eğer bir tulumun havası bağının gevşemesiyle boşalacak olursa, derhal o tulumun ağzından üfleyerek yeniden şişirir ve ağzını tekrar bağlarlardı; bu işlemi kolayca yapabilmek için keleki inşa ederken tulumların ağızlarını daima yukarı bakacak şekilde dizmişlerdi. Bir veya birkaç tulum patlayacak olursa ya yenisiyle değiştirirler ya da akşamki konaklama yerine kadar beklerlerdi; her akşam konaklamak için karaya çıktığımızda bütün tulumları yeniden üfleyerek şişirirlerdi. Hedeflenen menzile varıldığında kelekleri söker ve tulumları satarlar; zira akıntıya karşı geri dönmek kabil değildir.Diyarbekir’den Ninova’ya (Musul) kara yoluyla gitmek 84 saat sürer ve insan 12 günde varabilir; fakat kelekle nehir üzerinden 70 saat çeker ve günde 6 ilâ 10 saat yol alınarak 6 yahut 7 günde gidilir. Diyarbekir’den 3/4 saat öteye geçtiğimizde Deve-Geçidi Köprüsü altından geçtik; burası 10 kemerli, taştan yapılmış yüksek bir köprüdür. Tecrübeyle sabittir ki nehrin suları köprüyü örtecek derecede taştığı sene, hiç şüphesiz o yıl nehir Babil’i basar.
(…….)
Kaynak: Source: Barunak Bey Fēruhkhan, Ճանապարհորդութիւն ի Բաբելոն ընդ Հայաստան յամի Տեառն 1847 [Travels from Armenia to Babylon in the Year of the Lord 1847], Armash: Monastery of the Holy Mother of God Press, 1876. pp.50-57
ÇandName Li pey şopa bav û kalan…