ŞAM’DAKİ SÜRGÜN KÜRTLER MEZARLIĞI

Ah Şu Kürtler!!!
O kadar “dağ” sevdalısıdırlar ki Şamda ki Kürt mahallesi Ruknettin’i (Hay-ul Ekrat) Şam’daki onca düzlüğü bırakıp Kasiyun dağının sarp yamaçlarına kurmuşlar.
Kürtlerin uaşılması zor bu tür yerlere sırtlarını dayama eğilimlerine Horasan; Ermenistan, Karabağ ve Lübnan gibi diğer sürgün Kürt kolonilerinde de rastlanır.
Bu refleks tarih boyunca tek dostlarının dağlar olduğunu büyük acılarla tecrübe etmiş bir halkın kendilerini koruma içgüdüsüyle ancak açıklanabilir.
Günümüzde çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu ve kuruluşu 12. yy daki Selahattin Eyyubi dönemine dayanan bu tarihi Kürt mahallesi adını; Şam Eyyubilerinden olan Emir Rükneddin Mankurs el-Felakî nin 1224 yılında burada yaptırmış olduğu Rukniyye Medresesi ve Camiisinden alır.
Mahallenin bir kaç mezarlığı var. En meşhuru ise “Makam-ı Şêyh Xalit. Bu mezarlığa; araçların giremediği çöplerle dolu bakımsız, dar, ve oldukça dik olan mahallenin ara sokaklarından uzun bir yürüyüşle ve kan ter içinde ancak ulaşılabildik.
Şehre hakim havadar bir tepede kurulu olan bu mezarlığın orta yerinde üstünde büyük bir Kubbesi olan ve aynı zamanda
mezarlığa ismini veren Süleymaniye’li ünlü Nakşibendi Şeyhi “Mevlana Halit/ Şeyh Halit” in yani Ebü’l-Behâ Ziyâüddîn Hâlid b. Ahmed b. Hüseyn eş-Şehrezûrî el-Kürdî’nin (1779-1827) türbesi var.
Kürt kökenleri ve Kürtlüğü unutturulmak için olsa gerek Türkiye ve Arap ülkelerinde Bağdatlı ve Arap olmamasına rağmen “Mevlana Halit-i Bağdadi”ismi ile anılıyor.
Türbenin bitişiğinde bir zaviye; bir kütüphane ve içinde kesintisiz bir kaç nesildir buranın türbedarlığını yapan Vanlı Kürt bir ailenin kaldığı ev var.
Diğer mezarlar; Mevlana Halit’in türbesinin etrafında halkavari bir şekilde bir biri ardı sıra dizilerek tüm mezarlığı hınca hınç doldurmuş durumdalar.
Mezar taşlarından anlaşıldığı kadarıyla mezarlıkta azda olsa Mevlana Halit’in başka milletlerden halife ve bağlılarının mezarları bulunsa da; burada medfun olanların ezici çoğunluğunu Afrinden Urmiye’ye; Bingölden Süleymaniye’ye tüm Kürdistan coğrafyasından gelmiş olan Kürtler oluşturuyor.
Her bir Kürt farklı dönemlerde, farklı yer ve sebeplerden Şam’a gelip burada ölmüş ve bu mezarlığa gömülmüş..
Her bir mezar taşı tarihsel bir dönemin veya olayın faillerinden birine ait ve mezar taşlarında yazılan şiir ve vecizeler o dönemi anlatan ipuçları ile dolu…
Durum böyle olunca mezarlıkta yatanların hayat hikayeleri son 250 yıllık Kürt ulusal mücadelesinin bir özeti ve Kürtlerin kaderlerinin somut bir anlatımı gibi.
Her birinin ayrı ayrı ilham veren, yarım kalmış, ve acılarla dolu hüzünlü hikayeleri var…
Dini ve Siyasi alandaki mücadeleleriyle Kürt toplumsal hayatına yön ve ilham vermiş bir çok dini ve siyasi şahsiyet “Kürt” ve “Sürgün” olmak ortak paydasıyla burada omuz omuza yatmaktalar…
Kimler mi?
Mevlânâ Halit Şehrezori, Botan Miri Bedirhan Bey, Celadet Ali Bedirhan ve Karısı Rewşen Hanım, Vanlı Memduh Selim Bey, Şair Qedrîcan; Şeyh Mehmet Emin Kürdi, Eyyubi, Zilanda ve Berzenci ailelerinden bazıları, bazıları, ayrıca bu mezarlığın çok yakınındaki Şemdin Ağa mezarlığında ise başta Hoybun kurucularında Ekrem ve Kadri Cemilpaşa olmak üzere Cemilpaşa ailesinin sürgünde ölen üyeleri..
İçlerinde dindarı da var, seküleri de…
Sürgün olmak biz Kürtlerin ortak kaderidir. Dört parça Kürdistandan hangi inançtan ve ideolojiden olursak olalım “Kürd olmaktan dolayı sürgünlere yollanma” payını ve kaderini eşit oranda paylaşıyoruz.
Bu bağlamda bu mezarlık ” Sürgün Kürtler” Mezarlığı” olarak da tanımlanabilir.
Mezarlığın en meşhur sakini olan Mevlana Halit in kendisi de bir sürgündü. Süleymaniyedeki Berzenci Şeyhlerinin kendisi aleyhinde yaptıkları propagandalar nedeniyle önce Baban Mirleri tarafından Süleymaniye’den çıkarılmış; sonrasında yerleştiği Bağdat taki Osmanlı bürokrasisi nin baskıları nedeniyle oradan ayrılmak zorunda kalmış ve veba salgınından öldüğü 1827 tarihine kadar Şam’ daki bu Kürt mahallesinde yaşamıştı.
Onun burada medfun olması, mezarlıktaki mezarların daha çok Nakşibendi geleneğinden gelen tanınmış dini şahsiyetler olmasının ana nedenini oluşturuyor.
Bu şahsiyetlerin çoğu, Nakşibendiliğin en önemli ve en büyük kolu olan “Halidiye” kolunun kurucusu ve bu tarikatı başta Ortadoğu olmak üzere Kafkaslardan Kuzey Afrikaya; Balkanlardan Güneydoğu Asya’ya kadar geniş bir coğrafyaya yaymış olan Mevlana Halit ile aynı mezarlıkta olabilmek için buraya gömülmüşler.
Mevlana Halit Şehrezori el- Kûrdî sıradan bir mistik tasavvufçu değil.
O, yarı bağımsız Kürt mirliklerinin 1800 yıllarının başından itibaren Osmanlılarca ortadan kaldırılması sonrası Kürt toplumunda oluşan siyasal boşluğu kurduğu tarikat ağı ile doldurarak “Şeyhler Dönemi” ni başlatmış olan önemli bir dini liderdir.
Kürt coğrafyasında Mirlerin ortadan kaldırılması sonrası ortaya çıkarak toplumsal gücü ve iktidarı kısa sürede kendine bağlamış olan Tarikat Şeyhleri; esas olarak 1850 – 1950 yılları arasında etkin olmuş olsalar da etkileri azalarak günümüze kadar devam etmiştir.
Nakşibendi ve Kadiriler; Mirlerin yıkılması sonrası Kürt toplumunda oluşan boşlukta söz sahibi olmayı kurdukları medrese ve tekkeler aracılığıyla başarmışlardır. Bu mederese ve tekkelerde kurulan “Divan”lar zamanla bulundukları bölgenin adli, idari ve sosyal yönetim organı haline gelirken; medreselerdeki Kürtçe dilli eğitim Kürt dilinin gelişimine ve Kütçe bir çok eserin yazılmasına vesile olarak Kürt kültürüne de büyük katkılar sunmuştur.
Ayrıca Kürt muhafazakarlığında Ahmedî Xani ile başlayan sömürgeci otoriteye karşı itiraz ve ulusal haklar için mücadele etme geleneği ve ruhu; Mevlana Halit in halifeleri tarafından kurulan bu Kürt medreselerinde yeniden canlandırıldı.
Bu Nakşi-Halidi medreselerden; Qazi Muhammed, Şeyh Abdusselam Barzani, Mele Mustafa Barzani, Şeyh Ubeydullah, Şeyh Said, Bediüzzaman Said-i Kürdi, Seyyit Abdulkadir; Melle Selimê Hîzanî, Müküslü Hamza Bey, Seydayê Cigerxun’; Seydayê Tirêj, Mihri Hilav, Wefai, Abdülkerim Müderris, Mewlevî, Mehwî, Hemin ve Hejar; Abdurrahim Rahmi Zapsu, Şefik Arvasi, Müküslü Hamza gibi Kürt dili, kültürü ve özgürlüğü mücadelesine hizmet etmiş sayısız önemli kişiler yetişti…
Kim ne derse desin; Kürt dili ve Kürt Miilyetçiliği bu medreseler tarafından korundu ve günümüze kadar taşındı.
Bu nedenledir ki; Kürt siyasal tarihi Mevlana Halit’in öğretilerini benimsemiş olan halifelerinin ve ardıllarının ulusal nitelikli başkaldırılarıyla doludur.
Örneğin; tarihte ulusal istemlerin olduğu ilk ulusal nitelikli Kürt başkaldırısı 1880 de onun halifelerinden biri olan Şeyh Ubeydullah Nehri tarafından yapıldı. Dolayısıyla Nakşi-Halidi şeyhi olan Şeyh Ubeydullah “Kürt milliyetçiliğinin babası” olarak kabul edilir.
Bir başka halifesi olan Şeyh Abdusselam Barzani ile başlayıp Molla Mustafa Barzani de doruğa çıkan ve nihayetinde Kürtlere Güney Küdistanda bir devlet kurdurtan ulusal nitelikli Barzan ruhu ve mücadelesi onun açtığı yolun devamıdır.
1914 deki Bitlis Ayaklanmasının liderleri olan Molla Selim ve Hizan Şeyhlerinin; aynı şekilde 1925 deki Şeyh Said başkaldırısı liderleri olan Palo Piran ve Çan Şeyhlerinin ve milli duruşları ile Rojava daki ulusal duruşta önemli bir yer tutan Haznevilerin Mevlana Halit’in halifeleri olmaları Nakşibendi-Halidi geleneğinden gelenlerin Kürt mücadele tarihine olan etkilerinin bir başka göstergesidir.
………
Mevlana Halit’in türbesinde son bir dua okuduktan sonra mezarlıktaki diğer mezarları ziyaret etmek için dışarı çıkıyoruz.
Bize eşlik etmekte olan Kürt türbedara öncelikle Bedirhan beyin mezarının nerede olduğunu soruyoruz. Ömrünü bu mezarlıkta geçirmiş olan yaşlı türbedar bizlere Mevlana Halit’in türbesinin hemen yakınında etrafı kapalı dar bir mezarlığı gösteriyor;
Mir Bedirhan Bey, torunları Celadet Ali Bedirhan ve Rewşen Bedirhan ile burada koyun koyuna yatıyor…
Bir zamanlar tüm Kürdistan coğrafyasının en kudretli ve en saygın Miri olan koca Botan Beyi’nin Cizredeki coşkun Dicle nehri kenarında ki Birca Belek’de başlayan ihtişamlı hayatı sürgünde öldüğü bu küçük varoş mahallesi mezarlığında bitmişti…
Eğer yeğeni Êzdinşêr ona ihanet edip Osmanlılara yenilmesine ve sürgün edilmesine neden olmamış olsaydı Botan Mir’i bugün Kürdistan dışındaki bu küçük gösterişsiz mezarda değil; belki özgür bir Kürdistan toprağında Dicle’ye bakan büyük bir anıt mezarda yatıyor olabilirdi…
Bedirhan beyin mezarına bakarken onun Botan daki ihtişamlı mirliğinden başlayıp sürgündeki bu küçük mezarda son bulan acı kaderini düşünüyor ve küçüklüğümde babamın sıkça tekrar ettiği bir mısrayı hatırlıyorum;
Ax felek, ax felek…
Ka Kûrdistan, ka Birca Belek?
Yazık… Bu mezar; Kürtler arası ihanetin bir ihtişamı nasıl bitirdiğini ve nelere mal olduğunun somut bir hali sanki…
Klasik hazin Kürt hikalerinden biri…
Onunla aynı mezarda yatan torunu Celadet Ali Bedirhan’ın sürgün hikayesi dedesininki kadar acı ve hüzünlü…
O, sürgünde doğup sürgünde ölmüş ve hayatı Kürdistan susuzluğuyla geçmiş bir yurtseverdi
Bedirhanilerin sürgün döneminde Kürt İçtimaiye Cemiyeti başkanı M. Emin Bedirhan ın oğlu olarak 1893 yılında İstanbulda doğmuş; ve İstanbuldaki Kürt Siyasi hareketlerinde etkin roller almıştı. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu sonrası 1920 lerde o da diğer Kürt aydınları gibi Suriye’ye kaçmak zorunda kalmıştı. Önce Kürtlerin Hoybun’un kurucuları arasında bulunarak siyasal mücadele de bulunmuş; Hoybun dağıldıktan sonra ise mücadelesini Kürt dili ve kültürü alanında vermeye devam etmişti.
Bugün biz Kürtlerin kullandığı Latin Kürt alfabesini oluşturmuş ve bu alfabe ile çıkardığı Kürtçe Hawar ve Ronahi dergileriyle Kürt kültürü ve dilinin gelişmesine büyük hizmetleri olmuştu.
Celadet Bedirhan; Kürdistandaki katliam ve asimilasyonlarla Kürlüğü yok etmeye çalışan sömürgecilere; kaçıp sığındığı Suriye ve Lübnan’da yokluk ve imkansızlıklar içinde siyasal ve kültürel alanda karşı koymaya çalışırken bir taraftanda ekonomik zorluklar çekmekteydi.
1951 yılında günlük yaşamını idare etiremeyecek hale gelince dil ve kültürel çalışmalarına ara verdi ve geçinebilmek için çiftçilik yapmak amacıyla bir dostundan arazi kiraladı. Ne yazıkki daha işin başındayken kiraladığı tarlada su kuyusu açmak isterken çöken kuyunun içine düşüp öldü…
Yokluk, sahipsizlik ve çaresizlik içinde milleti için çırpınan bir adamın bir kuyuda son bulan acı kaderi….
Sadece Kürtlerde görülebilen, Kürde özgü bir kader….
Kürtlerin en aydın ve üretken entellektüellerinden olan bu adam sürgünde yıoksullukla boğuşurken bir kuyuda ölmüştü…
İnsan sormadan edemiyor; Kader neden Kürtlere bu kadar acımasız???
Dostları kuyudaki cansız bedeninin çıkarıp dedesi Bedirhan Bey’in mezarına gömdüler. Bugün Kürtlerin siyasi Miri ile dilinin Miri aynı mezarda ve koyun koyuna yatmaktadırlar. Hemen yanlarında ise “Bana Kürtlerin birliğini verin size özgür bir Kürdistan vereyim” diyen Celadet Bedirhan eşi Rewşen Bedirhan’ın mezarı bulunuyor
Mezar taşının üzerindeki şu ibare var:
Mîrê Kurd,
Lawê Kurdistan,
Neviyê Bedirxan…
Celadet fidakar ú xwediyê himet
Cendekê wî ku di vir da bin ax bû
Giyanê wî bilindê asîman bû
Di rêya niştîman…
Xwedî bi can
Giyanê xwe kir qurban
Nemiriye zindi ye
Navê wî ebediye…
Mezarlığın bir başka yerinde Şair Qedrî Can’ın hemen yakınındaki mütevazi bir mezarda yatan Vanlı Memduh Selim Beyin sürgün hikayesi ise Kürtlerin kaderlerinde sıkça rastlanan farklı bir tür hüzün barındırır.
Memduh Selim; Halkının özgürlüğü uğruna verdiği mücadele nedeniyle önce sürgün edilerek vatanından, daha sonra ise davası uğruna sevgilisinden ayrı düşmek zorunda kalıp Şamda yoksulluk içinde öldü ..
Onun her iki mücadelede de yenik düşerek vatansız ve aşksız kalmış yıkık ve virane bir adamın yoksulluk içinde sonlanan hüzünlü öyküsü, Kürt halkının trajik kaderini sembolize eder gibidir….
Osmanlı’daki son dönem Kürt aydınlarından olan mülkiyeli, hukukçu. Felsefeci, öğrermen ve yazar kimliklerini kendisinde barındıracak kadar çok yönlü bşr aydın olan Vanlı Memduh Selim Bey (1880-1976) ; İstanbulda 1912 de kurulan İlk Kürt Örgütü olan Hêvî’ nin genel sekreteri, Jîn dergisinin sorumlu yayın yönetmeni ve KTC’nin ve onun ardından kurulan KİC nin aktif liderlerinden biriydi.
Osmanlı sonrası kurulan Yeni Türk cumhuriyetinden 1926 da kaçarak Fransızların egemenliğindeki Antakya’ya yerleşmişti. Geçinebilmek için lisede felsefe öğretmenliği yaparken Ferahe adlı bir kızı sevmiş ve nişanlanmıştı. Ağrı dağında isyan ( 1926-1931) başlayınca kurucularından biri olduğu Hoybun tarafından siyasi temsilcisi olarak Ağrı daki İsyana katılması görevi verildi. Davası ve sevdiği arasında ikilemde kalınca hiç düşünmeden davasının tercih ederek Ağrı başkaldırısına katılan Menduh Selim’in; uzun süre dönmemesi üzerine öldü sanılarak nişanlısı bir başkası ile evlendirilmişti. Ağrı dağında uğradıkları yenilgi ve bozgun yetmemiş gibi geri döndüğünde vatanı gibi sevdiği kızı da kaybettiğini görür. Sonraki yılarındaki sürgün hayatı Lübnan, Halep ve Şam’da devam eder.
Ömrünün sonlarına doğru kendisi gibi yaşlı bir kadınla evlendi.
Hiç çocuğu yoktu…
Uzun yıllar yokluk ve yoksullukla mücadele ettikten sonra Şamda kimsesiz bir şekilde öldü…
Ölmeden önceki yıllarda bir Kürt kurumuna bağışlamak için hayatı boyunca biriktirmiş olduğu kitaplardan oluşan çok zengin kütüphanesini günlük geçimini temin etmek için kilo ile tartarak sattığı söylenir…
Onun hikayesi; sürgün üstüne sürgün; kayıp üstüne kayıp, acı üstüne acıydı…
Önünde durduğum bu mezarda; Bağımsız Kürdistan davası uğruna vatanını, hayallerini işini; dostlarını, sevdiğini kısacası her şeyini kaybetmiş bir insanın yattığını bilmek insana ızdırap veriyor…
Oysaki bu büyük yurtseverin huzuruna mezarında huzur bulacağı bir müjde ile gelebilmeyi ve onu mutlu etmeyi ne çok isterdim!!!
Bitirirken;
Birgün bu sürgünler mezarlığına yolunuz düşerse bir mezarın başına oturup önce aşağıda toz bulutu içindeki Şam şehrine, sonrada başınızı çevirerek koyun koyuna bu mezarlıkta yatan Kürtlüğün kahramanlarına bakın…
Bu insanların uğruna mirliklerinden makamlarından, zenginliklerinden, ailelerinden ve Feriha’larından vazgeçecek kadar çok sevdikleri ve hayatlarını feda ettikleri Kürdistan toprağından uzakta ölme ve orada gömülme trajedisini ve trajedinin nedenlerini anlamaya çalışın.
Sürgün, hapis ve çaresizlik içinde süren ve nihayetinde Kahireden Tahran’a, Beyrut’tan Şam, Avrupanın çeşitli şehirlerinden Amerika’ya kadar dağılmış olan bu tür sahipsiz mezarlarda son bulan nice benzer destansı yaşamları düşünün.
Ters yüz olmuş hayatlarını, çırpınışlarını, fedakarlık ve sadakatle verdikleri bedellerini hatırlayın…
Mevlana Halit in mezarı başında Nehri’den, Bitlise, Barzan’dan Piran’a kadar uzanan ve Kürtlüğe yön veren direniş ruhunu;
Bedirhan Bey’de Kürtlüğün devlet oldupu günlerin ihtişamını; Celadetin Bedirhan”da Kürt kültğrü ve dilinin zenginliğini ve Memduh Selimin mezarı başında ise Kürtüğün her alanda kaybeden makus kaderini görmeye ve hissetmeye çalışın…
Ve sonra ellerinizi gökyüzüne kaldırıp; “verdikleri trajik bedellerle Kürtlüğün varlık mücadelesinin ilk tohumlarını atan bu kahramanlara layık olmak” için dua edin..
Çıkacak olan ” İSYANLAR İHANETLER ve YENİLGİLER ÜLKESİNDEN HİKAYELER ” kitabımdan bir bölüm.
Engin YILMAZ

Hûn dikarin van nivîsan jî bixwînin.

KÜRTLERİ BÖLMENİN EN SİNSİ YOLU

KAVRAMLARI ÇARPITMAK.. Kürt milletini bölmek isteyenlerin kullandığı en tehlikeli yöntem silah değildir. Kavramları değiştirmektir. Bugün …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir