27 Mayıs 1925 sabah 4.30 sularında Diyarbakır Ulu camii önünde kurulmuş olan darağacına doğru askerlerin itiş kakışları arasında beş idam mahkumu getirildi…
Bunlar; Şeyh Sait Ayaklanması sonrası Diyarbakırda Kurulan İstiklal Mahkemesi tarafından idama mahkum edilmiş kişilerdi: Kürt Teali Cemiyeti reisliğini yapmış olan Seyyid Abdulkadir, onun oğlu Seyyid Mehmet, Kürt Aydınlardan Bitlisli Hizanizade Kemal Fevzi ve Avukat Hacı Ahti ile Palulu Kör Sadi…
Henüz tan yeri ağarmadığı için ortalık karanlıktı…
Başında sarığı, uzuna yakın beyaz sakalı ve topuklarına kadar uzanan din adamlarına özgü siyah entarisi ile ayakta güçlükle durabilecek kadar yaşlanmış olan Seyyid Abdulkadir; idam sephasınınmanşet
karanlıkta zar zor seçilebilen karaltısına baktı…
Kürt özgürlük mücadelesine harcadığı savaşlar ve sürgünlerle geçen 75 yıllık ömrü; biraz sonra bu cansız ağaç dallarındaki iplerde son bulacaktı.
Bir an zihni, doğduğu yere, Kürdistanın kalbi ve Zağrosların en güzel yerlerinden biri olan Nehri’ye (Şemzinan) gitti….
Nakşi-Halidi Kolunun en büyük din adamı olan Seyyit Taha’nın torunu ve Bağımsız Kürdistan fikrinin babası olan Şeyh Ubeydullah’ ın küçük oğlu olarak 1851 yılında Nehri’de dünyaya gelmişti…
Seyyid’di. Ailesinin kökleri Kadiriliğin 12. asırdaki kurucusu Abdulkadir Geylani’ye ve ondan da Hz. Muhammed’e kadar uzanıyordu…
İyi bir medrese eğitimi almış anadili Kürtçe nin dışında Arapçayı, Farsçayı ve Türkçeyi çok iyi bilen, lider özellikleri olan cesur ve yetenekli biriydi. Bu özellikleri nedeniyle ağabeyi Seyyid Muhammed Sıddık’a rağmen babası Şeyh Ubeydullah Nehri onu halefi gibi görmüş yanından hiç ayırmamış ve İran ve Osmanlıya karşı1880 yılında başlattığı Kürt bağımsızlık isyanındaki savaşlarda ordusunun en önemli komutanlıklarından birini ona vermişti. Orduyu komuta edip Urmiye ve Miyanduab’a yürüdüğünde henüz 28 yaşındaydı…
İsyanın başarısızlıkla sonlanması sonrası 1881 yılında babası ile beraber İstanbul üzerinden Hicaz’a sürgüne yollanmıştı. Babasının 1883 de ölümü sonrası 1890 da yaklaşık 10 yıllık sürgün sonrası Kürdistan’a değil İstanbul’a dönmesine izin verilmiş fakat 1896 yılında Abdulhamit tarafından muhalif duruşu nedeniyle yeniden Taif’e sürgüne gönderilmişti. Meşrutiyetin ilanı ile 1908 de sürgünden dönüp tekrar İstanbula yerleşmişti.
1910 yılında Ayan meclisi (Osmanlı senatosu) üyeliği ve 1919 da Osmanlı Şura-yı Devlet (Danıştay) Başkanığı yapmıştı.
I. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında Kürdlerin en büyük ulusal lideri konumundaydı. Tüm Kürdistan coğrafyasında Seyyid Taha’nın torunu olduğu için dini, Şeyh Ubeydullah’ın oğlu olmasından dolayı da siyasi çevrelerde büyük bir saygınlığı ve nüfuzu vardı.
Bu nedenle İstanbulda Bedirxaniler, Babanlar ve Cemilpaşazadeler gibi büyük hanedan aileleri olmasına rağmen 1918 de kurulan Kürt Teali Cemiyetinin başkanlığına ezici bir ittifakla o seçilmişti.
Başkanı olduğu ve tüm Kürtleri içine alan bir çatı örgütü olan Kürt Teali Cemiyetindeki diğer Kürt Aydınlardan birlikte Kürt ulusunun hakları için mücadele etmişlerdi ama maalesef başarılı olamamışlardı…
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise Kürtlerin varlığını ve haklarını bir gecede yasaklamıştı..
Kürtlerin ret ve inkar edildiği bu yeni süreç sonrası, halkının ulusal haklarını elde edememiş başarısız bir mücadelenin lideri olarak üzüntü ve çaresizlik içinde oğlu Seyyid Mehmet ile beraber yaşadığı İstanbul Suadiye’deki evinde kabuğuna çekilmişti… Ve artık mücadele edemeyecek kadar da yorulmuş ve yaşlanmıştı.
Mahkemedeki iddiaların aksine Şeyh Sait isyanıyla da direk ve organik bir ilişkisi olmamıştı.
Buna rağmen; Şeyh Said’in 1925 deki Kürt başkaldırısıyla ilişkili olarak, 12 Nisan 1925 tarihinde oğlu Seyyid Mehmet, Palolu Kör Sadi ve o an evinde misafiri olan Hoşnav aşireti reisi Nafiz ile birlikte İstanbul’da tutuklanarak mahkeme edilmek üzere Diyarbakır’a getirilmişti.
Şark İstiklal Mahkemesi, yaklaşık bir hafta süren göstermelik bir mahkeme sonrası 25 Mayıs’ta o ve oğlu dahil 5 kişiye idam kararı vermişti…
…….
– “Mahkeme kararları sanıkların yüzüne karşı okunsun !!!”.
Seyyid Abdülkadir; Ulu Cami’nin dış duvarlarına çarpıp karanlıktaki sessizliği bölen bu ses ile düşüncelerinden sıyrıldı…
Sesin sahibi olan Mahkeme Savcısı Süreyya Örgeevren, görevlilerden birine mahkeme kararının okunmasını istiyordu.
Yeminli bir Kürt düşmanı olan bu adam Kürdistanda idam ettirdiği binlerce kişinin mükafatı olarak ilerde uzun yıllar milletvekili yapıldı. Bunlardan biri de VI. dönem Bitlis milletvekilliğiydi…Ne acı ki, Kürdün katili olan bu adam mecliste Kürtleri temsil (!) etmişti…
Mahkeme heyeti ve Savcının huzurunda İstiklal mahkemesinin verdiği idam kararları okundu ve Mahkeme başkanı, sanıklardan son bir istekleri olup olmadığını sordu…
Sanıklardan Bitlisli Kemal Fevzi mahkeme heyetine bakarak; “Cennet Kürdistan bizimdir ve bizim olmasına da hiç bir güç engel olamaz. Çünkü bu evin gerçek ve yegane sahipleri biz Kürtleriz. Sizler İşgalcisiniz” diye bağırdı…
Bavê Tûjo lakaplı Avukat Haci Tevfik Ahtî bey ise gökyüzündeki karanlığa bakarak gür sesi ile; ” Yaşasın Kürtlük mefkuresi ve Yaşasın Kürdistan” diyerek haykırdı…
Sesi tanyerinin karanlığında uzunca bir süre yankılandı…
Her ikisi de sözlerinin bitiminde hızlıca idam edildiler…
Sıra Kürt Teali Cemiyetinin lideri Seyyid Abdülkadir ve oğluna geldiğinde o, mahkeme heyetinden kendisini oğlundan önce idam etmelerini rica etti. Fakat Kürde zulmetmeye adeta yemin etmiş olan savcı, bu isteğine aldırış etmeyip önce Seyyid Mehmed’in idam edilmesi için cellada başıyla işaret etti.
Seyyid Mehmed, savcının işaretiyle cellat tarafından boynuna ip geçirilirken bir taraftan “Peygamber evladına bu kadar zülüm yapılamaz” diye söyleniyor, bir taraftan da babası kendi idamı nedeniyle daha fazla üzülmesin diye metin görünmeye ve ona doğru bakmamaya çalışıyordu.
Ve bir anda altındaki sandalyenin çekilmesi ile boşluğa düştü…
Darağacında çırpınan bedeni ağzından çıkan hırıltılar sonrası hareketsiz kaldı…
Seyyid Abdülkadir, oğlunun alacakaranlıkta sallanan cansız bedenine bakarken
ihtiyar gözleri tarifsiz bir acıyla buğulandı…
Yıkılmıştı adeta….
Bir baba için en büyük acı evladının ölümünü görmekti… Ve Kemalistler; tüm hayatı boyunca yaşayabileceği en büyük acıyı ölmeden önce ona yaşatmışlardı…
75 yaşındaydı ama yaşadığı bu acı onu binlerce yıl yaşlandırmıştı… O an, çabucak ölmek ve bu acıyı unutmak istedi…
Oğlunun ve dostlarının cesetlerinin sallandığı İdam sehpasına doğru ilerlerken,
ona oğlundan önce ölme merhametini dahi göstermeyen bu zalimlere, geçmişte gösterdiği merhameti hatırladı… derin bir pişmanlık duydu…
Aslında babası Şeyh Ubeydullah Nehri gibi tüm hayatı boyunca bağımsızlıkçı bir çizgide olmasına rağmen Serv anlaşması sonrası Osmanlıların içinde bulundukları kötü durum karşısında gerek insani duygularının tesiriyle, gerekse otonominin Kürtler için daha gerçekçi olabileceği düşüncesiyle bağımsızlıkçılıktan vazgeçip Kürtler için “Otonomi” fikrini savunmuştu.
Bunu da, 20 Şubat 1920 tarihli İktam gazetesinde yayımlanan demecinde kamuoyuna duyurmuştu.
Bununla da yetinmeyerek Damat Ferit Paşa hükümeti ile Otonomi (Özerklik) anlaşması imzalamıştı.
Neden bağımsız Kürdistan istemiyorsunuz diyenlere “Eğer başka bir zaman ve şartlarda olsaydık tüm ömrüm boyunca yaptığım gibi yine bağımsız bir Kürdistan’ı savunurdum. Ama bugün bu kötü günlerinde yere düşmüş olan Türklere bir tekmede ben vuramam. Çünkü böyle yaparsam atalarımın mezarlarından kalkıp yüzüme tükürmelerinden korkarım. Benim Kürtlük vicdanım düşene vurmaya elvermiyor.” demişti.
Bu düşünceleri Kürt Aydın ve siyasetçileri arasında “Bağımsızlıkçılar” ve ” Otonomcular” olarak bölünmelere neden olmuş; başta Bedirxanilerin, Babanzadelerin ve Cemilpaşazadelerin olduğu ve liderliğini Emin Ali Bedirxanın yaptığı “bağımsızlıkçı kanat” Kürt Teali Cemiyetinden ayrılarak Kürt Teşkilat-ı İçtimai Cemiyeti’ni kurmuşlardı.
Ve belki de bu yüzden; I. Dünya Savaşı sonrasında her halk Wilson prensipleri çerçevesinde haklarına kavuşurken; Kürtler aralarındaki parçalanmışlık nedeniyle bu tarihi fırsatı kaçırmışlardı…
Seyyid Abdülkadir Sevr anlaşmasının olduğu günleri düşündü. Hayıflandı…
Kürtler arasında bölünme ve zayıflama pahasına merhamet gösterdiği “Roma Bêbext”; şimdi acımadan onu, oğlunu ve halkının ileri gelenlerini asıyordu…
Elbette merhamet göstermek asil bir davranıştı. Ama Kürtlerin gösterdikleri mertlik ve merhamet; onlara tarih boyunca kaybettiren adeta bir lanete dönüşmüştü…
Babası ile beraber 50.000 kişilik tarihin gördüğü en büyük Kürt ordusuyla Urmiye’yi kuşatıklarında yine merhametlerinin kurbanı olmuşlardı. Başta Dr. Cohcran olmak üzere şehirdeki ileri gelen dostlarının aman istemeleri yüzünden merhamet gösterip şehri fırsat varken ele geçirmemişlerdi. Buda İran ordudunun toparlanıp geri dönmesine zaman tanımıştı ve yenilgilerinin asıl nedeni olmuştu…
Seyyid Abdülkadir’in bu tavrının asıl nedenini radikal dini anlayışın tersine, sevgi ve merhamet öncelikli Tasavvufi anlayışta aramak gerekir. O bir sufiydi ve onun anlayışında “Siz yerdekilere merhamet edin ki, göktekilerde size merhamet etsin” anlayışı vardı…
Bu yüzden; Sevr anlaşması döneminde “Rom’a Reş”in bir gün “Rom’a Bêbext”e dönüşeceğine ihtimal vermeden onlara merhamet etmiş ve kendince de atalarına yakışır soylu bir tavır gösterdiğini düşünmüştü…
Şimdi ise “Rom”un zulmünden kendisi merhamete muhtaç olmuştu…
Maalesef son nefesinde de olsa siyasal realitenin “Acırsanız, acınacak hale gelirsiniz”şeklinde işlediğini öğreniyordu…
Ama ne fayda?…
Hayıflanmanın ve tarihten ders çıkarmanın artık çok geç olduğunun farkına varmış olan Seyyid Abdulkadir; darağacının önündeki mahkeme heyetetine dönüp küçümseyici bir ifade ile:
” Sizler Milletçe yakma, yıkma ve harap etme konusunda şüphesiz büyük bir şöhrete sahipsiniz. Bu sizin genlerinizde var. Kürdistanı da Kerbela’ya çevirdiniz. Şunu biliniz ki ; Şan ve Şerefi yaptığınız zulüm ve katliamlarla elde edemezsiniz.” dedi…
Ve ardından belini doğrulttu, yaşlı bedenini ve başını dik tutup boynunu tereddüt etmeden celladın ipine doğru uzattı. Şeyh Ubeydullah’ın oğlu “Roma Reş’in önünde dik ve vakur olmalıydı…
Çok geçmeden idam sephasında boynuna geçirilen iple onunda akıbeti diğerleri gibi sonlandı…
Bedeni çırpınırken; ağzından çıkan hırıltılar arasında şahadet kelimesini fısıldadığı duyuldu…
Bu arada şafak sökmüş güneşin ilk işıkları Ulu Caminin önündeki darağaçlarında sallanan beş cansız cesede vuruyordu…
Hukuken 75 yaşındaki blr insan asılamazdı. Ama “Roma Bêvext’te ne hukuk nede merhamet vardı… Tüm tarihlerinde olduğu gibi…
Yaşlı bir adamı, Cumhuriyete karşı isyan edebilecek olan Kürtlere korku vermek için hukuksuzca asmışlardı…
Aslında onlar; o iplerde sadece Seyyid Abdülkadir’i değil; bir milletin varlığını, adını ve dilini, aynı zamanda merhameti, mertliği ve insanlığı da asmışlardı…
Sonrasında ne mi oldu?
Yaşamına tahammül edemedikleri gibi ölüsüne de tahammül edemediler… Vahşette sınır tanımayan bu mezar talancıları, diğer tüm ulusal Kürt liderlerine yaptıkları gibi onun da cesedini yok edip mezarsız bıraktılar…
Engin Yılmaz
ÇandName TR Ataların izinde, geleceğe namzet…