Başında fesi iyi giyimli, kısa boylu sıska bir adam Şair Ziya Paşa’nın Amasya mutassarrıflığı döneminde inşa ettirmiş olduğu Vali konağının üst katındaki geniş makam odasının penceresinden Amasya şehrine bakıyordu.
Konağın önünden sessizce akan Yeşilırmak nehrinin sularından yansıyan güneş ışıkları kırlaşmış kısa sakalıyla çevrili düşünceli yüzüne çarpmaktaydı..
Adamın gözü bir ara karşı tepelere kazınmış olan görkemli Pontus Krallarının mezarlarına ilişti.
O mezarlarda yatan kralların güç ve kudretini düşündü..
Pencereden odasına döndü…
Huzursuzdu…
Uzun zamandır hayatının geri kalan dönemi için zihnini meşgul eden bir sorun vardı. Bir karar vermesi gerekiyordu…
Ya Vatanı Kürdistana dönerek Yeşilırmak gibi mütevazi ama gittiği yere hayat veren bir yaşam sürecekti yada Pontus kralları gibi güç ve kudret sahibi olabilmek için bulunduğu makamda kalmayı seçerek Kürtlere yapılan zulmün bir parçası olacaktı…
Çünkü Osmanlı yıkılmış yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Kürtleri yok sayıyordu. Bunun ilk işareti ise Koçgiri de verilmişti. Koçgiri’de hak talep eden Kürtler; Topal Osmanın Çeteleri eliyle büyük bir kırımdan geçirilmişlerdi.
Ve kendisi şimdi; dilinin yasaklandığı,
kimliğinin yok sayıldığı ve üstelik halkının hunharca katledildiği bu devletin bir valisiydi.
Vali olarak kalmak bu zulme ortak olmak demekti…
Bu onun için bir utançtı…
Dolaysıyla Amasya da yaşamanın ve Valilik makamında kalmanın bir anlamı kalmamıştı onun için. Eğer kalırsa Kürtüğünden, inandığı değerlerinden ve onurundan feragat etmiş olacaktı.
Kürtlüğünü özgürce yaşayabileceği bir başka yere gitmesi gerekiyordu. Bu onun için kaçınılmaz bir zorunluluktu.
O sıralar memleketi Süleymaniye’de Şeyh Mahmut Berzenci İngilizlere karşı isyan başlatmış ve 1921’de Kürdistan Krallığını ilan etmişti.
Bu iyi bir fırsattı… Memleketi Süleymaniyeye dönmeli ve orada kendi devletine ve kendi halkına hizmet etmeliydi.
Fakat bu nasıl olacaktı???
Türkiyede Valilik gibi gururunu okşayan büyük bir makamı ve kendisi ile beraber Süleymaniyeye gitmeyi kabul etmeyen bir ailesi vardı… Bunlardan nasıl vazgeçecekti?
Tam bir ikilemdeydi…
Kafası ve düşünceleri karmakarışıktı…
Bir tarafta vatanı Kürdistan ve oradaki
özgürlük mücadelesi; bir tarafta ise ailesi ve valilik makamının cazibesi…
Bu düşünceler içinde zaman zaman odasının penceresinden nehrin sularına baktıkca yüzü aydınlanıyor ve rahatlıyor, karşıdaki güç ve iktidar sembolü kasvetli mezarlara bakınca da içinde bulunduğu güç zehirlenmesi tehlikesini hatırlayıp boğulduğunu hissediyordu….
Makam odasındaki pencerenin önünde zihnindeki sorularla çakılıp kalmış olan bu adam sonraki yıllarda Kürtler tarafından “Pîrêmerd” olarak anılacak olan Amasya Valisi Süleymaniyeli Haci Tevfik Bey’di. (1867-1950)
Onun; Süleymaniye şehrinde başlayıp Osmanlıların Amasya Valiliğe kadar uzanan ama her anı Kürdistanilikle dolu bir hayat hikayesi vardı..
Baban mirliği döneminden kalma aristokrat bir ailede dünyaya gelmiş; ailesinden ve Kürdistandaki medreselerden iyi bir eğitim almıştı. Kürtçenin dışında Arapça, Farsça veTürkçe dillerine hakimdi. Özellikle Klasik Kürt edebiyatı konusunda derin bir kültürü vardı. İlk Kürtçe şiirini 11 yaşında yazacak kadar da yetenekli bir şairdi…
Bir süre memuriyet yaptıktan sonra 1898 de geldiği İstanbul’da Abdulhamid tarafından Devlet Şurası Üyeliğini atanmış ve bu arada İstanbul’da Hukuk fakültesini okumuştu.
1908 de Seyit Abdülkadir önderliğinde Kürt Teali Cemiyeti kulunca cemiyetin en aktif üyelerinden biri olmuştu. Cemiyetin yayın organı olan Kürt Teavvün ve Terakki Gazetesinin imtiyaz sahibi ve sorumlu müdürlüğünü yapmıştı.
İstanbulda yayınlanan Jin, Tercuman-ı Hakikat, İçtihat ve İqdam gibi gazete ve dergilerde de şiir ve makaleleri yayınlanmıştı…
İstanbul’daki Kürt siyasetinin ve aydınlarının en önde gelenlerinden biri olarak Kürt halkına yazı ve şiirleri ile Hizmet etmişti…
1909 dan 1918 e kadar Colemerg, Beytüşşebap, Adapazarı ve Heybeliada kaymakamlıklarında bulunmuştu.
Son olarak 1918 den beri 5 yıldır Amasya Valisiydi…
Fırtınalı ve dolu dolu bir hayat hikayesiydi bu…
…….
Pîremêrd; geçmişi ve bugünü muhasebe ederken odasında bir aşağı bir yukarı gidip geliyor arada bir de daralan ruhunun nefes alması için pencereden dışarı bakıyordu Bir müddet sonra aniden masasına yönelip koltuğuna oturdu. Kararını vermişti.
Boş bir kağıda tek cümle ile istifasını
yazıp altına imzasını attı.
Özel kalemini çağırdı. Ve ona az önce yazdığı istifa mektubunu uzattı. Ardından kesin bir iade ile “Ankaraya Dahiliye Vekaletine telgraf ile bildirin. En kısa zamanda görevden ayrılmalıyım.” dedi.
Giyimi ve beyaz uzun sakalı ile her halinden güngörmüş olduğu belli olan yaşlı memur uzatılan kağıttaki yazıya bir göz attıktan sonra Pîrêmerdin yüzüne acıyarak baktı ve saygıyla kekeleyerek; ” Efendim, emin misiniz? Valilik gibi kimseye nasip olmayan bir makam terk edilir mi?” diye sordu?
Pîremêrd başını kaldırıp adama baktı. Yüzünde mutluluk, sesinde gurur vardı:
“Sizi bekleyen daha büyük bir vazifeniz varsa Evet”.
Ve bir kaç gün sonra Kemalist devletteki görevini tümden bıraktı…
Ne yazıkki memleketine dönüş için tüm uğraşlarına rağmen ailesini ikna edemedi. Oğulları Vedat ve Nejat ile İstanbul’lu olan eşi alıştıkları hayatın rahatlığını bırakıp onunla birlikte Kürdistana dönmeyi göze alamadılar…
Çaresiz; ailesi ile vedalaştı ve tek başına Kürdistanın yolunu tuttu…
1925 yılında Süleymaniye’ye vardıktan sonra kalan 25 yıllık yaşamının her anını Kürd kültürüne, edebiyatına, basınına ve Kürt çocuklarının eğitimine harcadı…
Ölümüne kadar 25 yıl boyunca aralıksız önce JÎYAN sonrada JÎN Dergilerini yayınladı.
Yayınladığı dergilerde yurtsever içerikli muhteşem şiirler ve Kürtlerin birliğini konu alan manifesto niteliğinde makaleler yazdı… Çünkü O “derdêkurd” dediği düşmanlık ve çatışmaların Kürtlere neler kaybettirdiğini iyi çok iyi kavramıştı.
Tüm bu çabalarıyla; Baban mirleri döneminde başlamış olan Süleymaniye şehrinin Kültürel kimliğini yeniden canlandırdı… Bugün bu şehir ” payîtaxta rewşenbîrî” yani Kürt kültürünün başkenti ise bunda en büyük katkı Pîremêrd’indir.
Nihayet Kürtlüğün fedakarlık örneği olan bu büyük insan; 19 Haziran 1950 de Süleymaniye şehrinde ağır şeker ve böbrek yetmezliği nedeniyle yalnız, kimsesiz ve yoksulluk içinde öldü…
Bu adam; Valilik makamından feragat etmiş, kalan yaşamında Yeşilırmağın doğaya hayat vermesi gibi Kürtlere ve Kürdistana hayat vermişti…
Sorani şairleri arasında edebi olarak en iyisi olmamasına rağmen benim en çok sevdiğim kişi Pirêmerd’dir.
Çünkü; Pîrêmerd benim için sadece bir şair değildir… O Kürt fedakarlığının vücüd bulmuş haliydi.
Şimdi Süleymaniye şehrinde bir zamanlar kendisi tarafından Nevroz ateşinin yakıldığı ve halâ da Nevruz alanı olarak kullanılan Mameyare tepesindeki mezarında huzurla uyuyor.
Kürt halkı her Nevrozda onun mezarı ve anıtının başında buluşup coşkuyla Nevroz kutlaması yapıyor…
O hayatının sonunda Amasyadaki Pontus kralları gibi güç ve iktidar sahibi olamamıştı ama yaptıkları ile o krallardan daha uzun bir yaşama kavuştu. İsmi fedakarlığı sayesinde Kürt halkının gönlünde ölümsüzleşti…
İlk defa 2017 Nevrozunda mezarını ziyaret ettiğimde onun fedakarlığını düşünmüştüm.
O, Kürt ve Kürdistan davası için ailesinden ve büyük bir makamdan feragat etmişti.
Kaç insan bu fedakarlığı gösterebilirdi ki?
O, halkı uğruna bir daha hiç göremediği ve zamanla Türkiyede Kemalistleşen ailesini kaybetmişti ama onların yerine Kürt aydınlanmasının mimarlarından biri olarak tüm Kürt çocuklarını kazanmıştı…
Ve Kürt halkının” Pîremerdi” olmuştu.
Eğer Yolunuz bir Nevroz gününde Süleymaniye’ye düşerse; Pîremêrd’in mezarı başında sözleri kendisine ait olan Nevroz marşını Hasan Zirek’in o otantik muhteşem sesinden dinleyin.
Emin olun bu onu çok mutlu edecektir….
Sonra kafanızı kaldırıp Nevroz alanını dolduran kalabalığa ve Süleymaniye şehrini çevreleyen karlı Zağros dağlarına bakın…
Kürtlerin geleceğinin birlik ve fedakarlıkta; dostlarının ise sadece dağlar olduğunu bir kez daha hatırlayın ..
Engin Yılmaz





+5
Tüm ifadeler:
Kutbeddin Nurlubaş, Kaniya Dapire ve 94 diğer kişi
ÇandName TR Ataların izinde, geleceğe namzet…