Deizmin sefaleti üzerine

Doğa olaylarının genel bir sebep – sonuç işleyişi (Determinizm) içinde devam ettiği genel olarak kabul edilen bir şey. Doğa, kanunlara tabidir ve bizler bu kanunları anlamak suretiyle doğada olup bitenleri anlayabiliriz. Bu kanunlar zaman ve mekan şartlarına göre pek değişmez, su her yer de 100 °C’de kaynar ve 0 °C’nin altında da donar.

Doğanın bu yasaları insan bilimlerinde de var mıdır acaba? Mesela Sosyoloji, Psikoloji, Etnoloji, Antropoloji, Tarih vs. bilimler için de geçerli olabilir mi?

Düşünce tarihinde buna dair önemli bir tartışma müktesebatı ortaya konulmuştur ve ağırlıklı olarak (bize göre de) doğadaki kanunlara benzer bir kanunlar manzumesinin insan bilimleri için söz konusu edilemeyeceği.

İnsan bilimleri ile doğa bilimleri arasındaki bu ayrıma işaret eden tartışmalardan türeyen iki esas kavram vardır: Hermenötik, Tarihselcilik.

Oldukça geniş bir yelpazede kullanılan bu kavramlar esnek ve kullanışlıdır. İnsanın ve insan topluluklarının kendi öznel şartları içerisinde, kendi zaman – mekan bağlamı ile anlaşılması ve incelenmesi gerektiğine dair yaklaşımın bir ürünü olmuşlardır.

Tarihselcilik, isminden de anlaşılabileceği gibi, insana dair bilgi ve anlama uğraşının belirli tarihsel yani zamansal, kişisel ve mekânsal bağlamlar içerisinde olduğu, olması gerektiği iddiasına dayanır.

Vaziyete daha genel ve soyutlayıcı bir bakış açısı ile nazar edersek; insanın kendisinin dünyada zamansal / mekânsal, ama onu ve zaman/mekanını var eden şartların ise sonsuz ve tanrısal olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz. Bir başka anlatımla insan dünyada geçicidir ama ona varlık kazandıran temel şartlar kalıcı ve sonsuzdur.

Geçici olan her şey varlığını kalıcı olandan alır,

Sınırlı olan her şey varlığını sınırsız olandan alır,

Gücü sınırlı olan her şey gücünü sınırsız güçten alır,

Bilgisi sınırlı her oluş bilgisini sonsuz bilgiden alır.

Ve nihai kertede insan ve Dünya, dünya hayatı varlığını sonsuz, sınırsız ilahi Zat’tan alır.

Hal bu iken geçici olan kalıcı olana araç olur ve amaç hiçbir zaman geçici olan olamaz. Bu yüzden dünya hayatının amacı onun üstünde olan bir şeydir ve dünya hayatı kendi varlığını bu amaçtan alır.

Kalıcı ve sonsuz olan şeyin geçici ve sınırlı olan şeye araç olması mantıken muhal (imkansız)dir. Çünkü geçici olan şey, geçicidir ve geçip gitmiştir ve bu yüzden amaç olması değil araç olması gerekir.

Varlığını sonsuzdan aldığı gibi amacını da ondan alması ve hatta varlık sebebini oradan edinmiş olması gerekir.

Şu halde dünya hayatının hem tanrısal irade ve güçten neşet ettiğini iddia etmek hem de varoluş gayesinin olmadığı, bulunmadığı veya göreceli olduğunu iddia etmek bir çelişkidir.

Deizm, Tanrıya inanıp dini ve nübüvveti (peygamberlik) ret eden bir tutum olarak bu çelişkinin içindedir.

Geçici/mümkün olan şey bir gayeden ötürü mutlak olandan çıkar, varlık gerekçesi o gayedir ve dolayısıyla bu gaye ile anlaşılabilir. Bu gayenin insana bildirilmesi (peygamberlik) ve bu bildirim zemininde de hakikatin bilgisi ve kaynağının, etik ve inançsal ilkelerin sunulmuş olması (Din) aynı zorunluluğun bir ürünüdür.

Gayenin insana bildirilmemiş olması mutlak olan için bir noksanlıktır ve onu mutlaklıktan çıkartır. Gayenin gizli tutulması, müphem kılınmış olması, geçici/mümkün olana varlık kazandıran tanrısal iradenin mükemmelliğine halel getirir.

“Onlar ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir.’ diyerek Allah’ı hakkıyla takdir etmiş değildirler.” (En’am: 91).

Bizler bir insanı bir gayeden ötürü bir başka şehre gönderdiğimiz zaman ona gayeyi sunmamız gerekir ki bu eylem tamamlanmış olsun:

1 –  Onun o şehre gidişinin gerekçesi olan bir şey vardır (yoksa eylem oluşamazdı).

2 – Onun o şehre gidiş gayesinin bildirilmesi gerekir (gayenin bildirilmemesi, kişinin o şehirde niçin bulunduğu, ne yapması gerektiği ve sonucunda ne olacağını bilememesi de eylemin varoluşu için bir noksanlıktır).

İnsanın dünyaya gönderilmiş olmasının bir gayesi vardır ve biz insanlar şu an bu yüzden bu dünyada yaşıyoruz. Bu gayenin gizli tutulması ilahi irade için bir noksanlık olur ve haliyle Deizm; esasen tanrısal vasıflara sahip olmayan bir tanrıya inanmak suretiyle varlık kazanır. Yukarıda zikrettiğimiz ayet bu zaafa işaret eder:

“Onlar ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir.’ diyerek Allah’ı hakkıyla takdir etmiş değildirler.” (En’am: 91).

Deizmin tanrısı, var-oluşu izah eden bir tanrı değildir. İzah gibi görünen yaklaşımlar da deistlerin kendi yorumlarıdır.

Dünya hayatının manasının insanın yorum gücüne bırakılmış olması muhaldır.

Bu yüzden dünyayı gayesiz bilmek ile gayesinin müphem ve bilinemez olduğunu iddia etmek arasında kategorik olarak bir fark yoktur ve Kur’an bu tutumları küfür olarak nitelemektedir.

Aşağıdaki ayet, var-oluşa karşı esaslı duruş ve inancı maniple eden dört inkar türüne işaret etmektedir:

“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler, “Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz” diyenler, inanmakla inkârın arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar kafirdir… (Nisa: 151 – 152).

1 – Allah’ı ve peygamberini inkar edenler.

2 – Allah ile peygamberi ayıranlar (Allah’a inanıp peygamberine inanmayanlar).

3 – Peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayanlar.

4 – İman etmiş gibi görünen, kitabın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayanlar.

Adnan Fırat Bayar

Bu yazı adnancomani.blogspot.com siteden alınmıştır.

Hûn dikarin van nivîsan jî bixwînin.

KÜRTLERİ BÖLMENİN EN SİNSİ YOLU

KAVRAMLARI ÇARPITMAK.. Kürt milletini bölmek isteyenlerin kullandığı en tehlikeli yöntem silah değildir. Kavramları değiştirmektir. Bugün …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir