Malper / Eğitim / Dil Haklarının Mahiyeti

Dil Haklarının Mahiyeti

Dil, salt bir iletişim aracına indirgenemeyecek kadar önemli bir işleve sahiptir. …
İnsanın en temel özelliklerinden biri konuşabiliyor olmasıdır. Konuşmanın esas aracı ise, insanın anadilidir. Kişinin anadili, kendisi için sıradan, herhangi bir dil değildir. İnsanın bilinçaltına inen, kimliğinin temel taşı sayılan ve toplumla en güçlü bağlarını oluşturan bir unsur olarak anadili, beşeri bir varlık olarak kendi kendisini üretebilmesinin en temel araçlarından birisidir. Anadili, herhangi bir çabaya gerek olmaksızın kendiliğinden edinilen dildir. Kadir Cangızbay Hiçkimsenin Cumhuriyeti (s. 49) kitabında anadili kavramını şöyle ifade etmektedir ‘‘Kişinin anadili, öğrenerek edindiğini hissetmediği, kendisi tarafından öğrenilmeye konu olduğunu hiçbir zaman aklına getirmediği/öğrenmeyi düşünmediği dildir. İnsanın bir dille olan ilişkisi bu şekilde kaldığı sürece/ölçüde ve böyle kalması şartıyla, o dil insanın anadilidir.’’ Kısaca insanın anadili ile doğuştan gelen ve koparılmaz bir ilişkisi bulunmaktadır. Anadili, insanın kişiliğinin bir parçasını (en doğal bir parçasını) teşkil etmektedir. Kişi ile anadili arasındaki bu doğal ilişki, ulus devletlerin uyguladığı tek dillilik politikalarıyla ihlal edilmiştir. Ulus devletlerin bir unsuru olan ulus, ulusçuluk tarafından yapay bir şekilde, adeta bir bina inşa edilir gibi inşa edilmiştir. Ulusun varlığı için vazgeçilmez olarak görülen ulusal diller de, uluslar gibi icat edilmiştir. Ulusçuluk, etnik ve sivil/politik ulusçuluk şeklinde farklı formlar alsa da, aslında her ulusçuluk farklı derecede etnik ve sivil unsurlar barındırır ve toplumu homojenleştirmeye çalışır. Bu çaba, öncellikle dil üzerinden yapılmaya çalışılmış yani dilin homojenleştirilmesi/türdeşleştirilmesi ile toplumun homojenleştirilmesi/tek tipleştirmesi hedeflenmiştir. Dili planlamak, salt dil için değil aslında toplumu planlamak için yapılmıştır. Ayrıca, merkezi ulus devletler ulusu oluşturan bütün vatandaşları ortak bir program çerçevesinde organize ederek yekpare bir toplum oluşturmak için de ortak bir dil oluşturmaya çalışmışlardır. Yani dil ile ilişki hem ‘‘iletişimsel’’ hem de ‘‘siyasal’’ olmak üzere iki şekilde olmuştur. Böylelikle ortaya çıkan dil politikaları, genellikle tek dile dayalı bir şekilde işlemiştir. Ortak dil için seçilen dil, genellikle çoğunluğun dilidir ki, meşrulaştırma ve kurumsallaştırma faaliyetleri ile hakim kılınmaya çalışılmıştır. Ulus devletlerin en çok başvurduğu tek dillilik politikalarında, devlet bir dili resmi dil olarak belirler, diğer dilleri ise aşamalı olarak çeşitli yasaklamalar ve teşviklerle kamu hayatından çıkarır. Devletlerin bu uygulamaları varoluşsal bir hak olan ve insanın en temel haklarından biri olan dil haklarının ihlal edilmesine sebep olmuştur.

Dil hakları, daha geniş bir anlam taşısa da temelde dilsel insan haklarına dayanmaktadır. Dilsel insan hakları, insanların onurlu bir hayat sürebilmesi için gerekli olan temel hakların bir parçasıdır. Dil hakları, hayatın tüm alanlarında anadilini serbestçe kullanmayı ve seçmeyi ifade eder. Kişinin dilini serbestçe seçmesi, kişiliğinin özgürce gelişmesinde temel bir rol oynar. Dil hakları aynı zamanda, başta ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı olmak üzere birçok hakla da ilintilidir, ancak önemi salt bu haklardan kaynaklı değildir. Bundan hareketle dil hakları sadece araçsal haklar kategorisinde görmek mümkün olmamakta, ontolojik bir hak olarak değerlendirilebilmektedir. Çünkü dil sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir kimliktir. Yani dil, salt bir iletişim aracına indirgenemeyecek kadar önemli bir işleve de sahiptir. Kimlik meselesi hiçbir kişi veya grup tarafından göz ardı edilmemektedir. İnsanlar kendilerini daima bireysel ve kolektif olarak tanımlama ihtiyacında ve çabasında olmuşlardır. Kimliğin bileşenlerinin en temel aracı öncellikle anadilidir. Dil, bir toplumu o toplum yapan özelliklerin toplamıdır. Diller, kimliklerin ana göstergesi, sembolü ve kaydıdır. Birçok etnik grup kendini anadili üzerinden tanımlamaktadır.

Dil hakları, hem hak temelinde ve hem de yarar temelinde savunulmaktadır. Hak temelinde, dil kendisi için değil konuşanları için önem arz etmektedir. Hak esaslı olup, adalet ve eşitlik gibi değerlere dayanmaktadır. Bu durumda dil hakları, bireyin toplumsal yaşamını sürdürme, kimliğini korumu ve bilişsel gelişimini tamamlama açısından mühim bir yer teşkil etmektedir. Anadilinin yasaklanması, kişi dokunulmazlığına tecavüz eden bir insan hakları ihlalidir. Yarar temelinde ise, her bir dil insanoğlunun ortak bir mirası olarak görülür, dilin kendisine önem atfedilir. Her bir dil, insanın duyuş, düşünüş ve yaşayış biçiminin farklı bir ifadesi olarak insanlığın zenginliği olarak değer görür. Dolayısıyla bütün diller, konuşanlarından ve konuşanların haklarından bağımsız olarak korunmalıdır. Burada dil çeşitliliği bizatihi bir değerdir. Bu anlayışı savunanlara göre dil çeşitliliği de bio-çeşitlilik gibidir. Bir dünya fazla çeşit ve farklı diller ile daha renkli, daha dinamik olur. Dillerin korunması ekolojik bir temelle ve ekosistem kavramıyla ilişkilendirilmektedir. Ekosistem kavramı bir bütün olarak yaşayan varlıkların bir ilişkiler yumağı sayesinde var olduğu düşüncesine dayanır. Ekosistemdeki öğelerden herhangi birine gelen zarar, sistemin bütünü için öngörülemeyecek sonuçlar doğurabilmektedir. Cangızbay, adı geçen kitabında (s. 49), yasaklama yoluyla bir dilin ölmesine neden olmaya karşı şunu ifade eder: ‘‘Ayrıca şu da vardır ki, yasaklama yoluyla bir dilin ortadan kaldırılması, bireylere karşı işlenen bir suç olmanın ötesinde, kültürel bir soykırım ve de insanın ortak varlığından bir şeylerin bütün zamanlar için ortadan kaldırılması –bir dil ya da bir bitki ya da hayvan türü- olarak doğrudan doğruya bir insanlık suçudur.’’

Dilin kimliksel fonksiyonu ve toplumsal bir ürün olması dil haklarının sadece bireysel haklarla sınırlı olmadığına da delil teşkil etmektedir. Dil, bir kültürün taşıyıcısı ve kültürel kimliğin kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan ana öğedir. Yani dil kültürel kimliğin kalbidir. Bir dilin kaybolması, doğrudan doğruya o kültürün kaybolmasıyla eşdeğerdir. Bu bağlamda kültürel kimlik ise hiçbir şekilde bireysel değil, kolektiftir. Dil sadece bir grupta kullanılabilen ve sürdürülebilen bir kolektif mülktür. Bundan hareketle dil ile ilgili hakların doğası kolektif olmalarıdır. Ancak bu kolektiflik, bireyi sınırlayan veya bireyi bu hakkı kullanmaya zorlayan bir şey değildir. Bireysel irade ile kullanılacak bir kolektif haktır. Aslında bireysel ve kolektif dil hakları birbirini tamamlayan haklardır. Çünkü bazı haklar bireysel olarak kabul edilse de kolektif olarak kullanılır. Bazıları da tam tersidir. Ancak her durumda dil, grubun diğer üyeleri ile konuşulabilir ve eğitim vb. alınabilir.

Dil hakları için diğer bir nokta da tolere edici haklar – destekleyici haklar meselesidir. Bireysel bir koruma sağlayan tolerans esaslı yaklaşıma göre, hükümetin bir müdahalesi olmaksızın bireyler istedikleri dili evde, işte ve sosyal organizasyonda kullanabilirler. Bir politik teori olarak liberalizmin ‘‘minimum hükümet’’ fikrinde bu görüş ileri sürülmüştür. Bu yaklaşım belirli bir dilin teşvik edilmesine ya da yasaklanmasına/dışlanmasına karşıdır. Devletin din için izlediği müdahale etmeme ve hoşgörü politikası teoride mümkün olsa da, dil meselesinde mümkün değildir ve tam bir çözüm getirmemiştir. Devlet bir dine veya dinlere karşı tarafsız olabilir (her ne kadar pratikte böyle olmasa da), ancak dil için aynı şekilde davranamaz. Çünkü en başta devlet bir kısım işlevlerini dil ile gerçekleştirmektedir. İster istemez bir dil tercihinde bulunmak zorundadır. Örneğin devlet kurumlarında dinsel yeminler yerine seküler yeminler koyabilir; ancak kurumlarda kullanılacak tarafsız ‘‘dil’’ ne olabilir ki? Ayrıca hoşgörü esaslı yaklaşımın temelinde örtük olarak bir egemenlik ilişkisi, yani hoş gören ve hoş görülen bulunmaktadır. Bu da pratikte var olan eşitsizliği eşitmiş gibi göstermektedir. Dolayısıyla dil grubunun dilinde gerekli olan faydayı elde edebilmesi için destekleyici/pozitif haklar sağlamak bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Zaten destekleyici hakların amacı dezavantajlı durumda olan grupları ve onların bireylerini fiiliyatta eşit hale getirmek içindir.

Uygulanan dil politikalarına bakıldığında, bu politikaların çerçevesini dilsel insan haklarından ziyade devletlerin ulusal kimlik politikaları belirlemektedir. İnsan haklarını ihlal eden bu politikaların sonucu kültürel bir soykırım olarak dil ölümü/dil kırımı yaşanmaktadır. Birçok dil, kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya gelmektedir. Dil haklarına dayanmayan dil politikaları aynı zamanda birçok etnik çatışmaya da neden olmaktadır.  Dilsel insan haklarına dayanarak geliştirilecek bir dil politikası aynı zamanda, dili kültürel bir zenginlik ve barış sebebi kılabilir.

 

Arş. Görv. Salim ORHAN

zehra.com.tr

Hûn dikarin van nivîsan jî bixwînin.

BİNGÖL ÜNİVERSİTESİNDEN KÜRTÇE (KURMANCİ VE ZAZACA) LİSANSÜSTÜ ÖĞRENCİ ALIM İLANI

Üniversitemiz Yaşayan Diller Enstitüsü (YDE)’ne “Bingöl Üniversitesi Lisansüstü Eğitim ve Öğretim Yönetmeliği” ve “Bingöl Üniversitesi …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir