Pençşem , Berfanbar 14 2017
Malper / Dîrok / Belgelerle Kerkük tarihi

Belgelerle Kerkük tarihi

Kürdistan Bölgesi’nde 25 Eylül bağımsızlık referandumuna Kerkük gibi tartışmalı bölgelerin de katılması üzerine özellikle Türk medyasında Kerkük ve Musul tartışmaları sık sık gündeme geldi. Türkiye’nin dış politikasında tarihsel, etnik ve ekonomik açıdan önemli rol oynayan Kerkük ve Musul ile ilgili tartışmalarda temel soru “Kerkük Türkmenlerin mi yoksa Kürdistan topraklarına mı ait?” Ancak Türk medyasının bu tartışmasında Kerkük’ün Kürdistan topraklarına ait olduğunu kanıtlayan belgenin kendisi de yine Türklerden. İlk Türkçe romanı yazan Arnavut asıllı Osmanlı yazarı Şemsettin Sami’nin 1896 yılında yayınlanan “Kamusü’l Alam” adlı eseri Kürtlerin iddialarını kanıtlayan bir belge niteliğinde. Bu eserde Sami, Kerkük nüfusunun dörtte üçünün Kürt, kalanının ise Arap ve Türkmenler olduğunu belirtiyor. Ayrıca eserde, kentte 760 Yahudi ve 460 Keldani’nin yaşadığı da ifade ediliyor.

Osmanlı belgeleriyle Kerkük

Bölgede yaşayan Kürtler, bu kadim kentin kendilerine ait olduğunu ve Saddam Hüseyin’in Araplaştırma politikası sonucunda çoğunluğu kaybettiklerini ifade ediyor.  Türkmenler ise, 1950’lerin sonuna kadar kentte çoğunluğu kendilerinin oluşturduğunu iddia ediyor. Ancak Araştırmacı yazar Hüseyin Siyabend Aytemür’un Osmanlı arşivlerinden aldığı belgelere göre, Osmanlı’nın son dönemlerinde 1807 tarihli belgede Kerkük’ün Kürdistan topraklarına ait olduğu belirtiliyor. O dönemde Hariciye Nezâreti yani Osmanlı Dış İşleri Bakanlığı’ndaki belgelerde Kerkük’e dair şu bilgiler yer alıyor: “Biz Kerkük’ü tek parça olan Irak’a verdik, Irak tek parça olmayacaksa bu antlaşmayı tanımıyoruz. Kürt, Arap ve Türkmen dâhil olmak üzere kendimizi Irak halkının akrabası ve dostu olarak görüyoruz. Bundan dolayı Irak’ın birliği ve tek parça olması bizim için çok önemli ve bütün oluşumlar tek bir ülke şemsiyesi altında yaşamalılar. Elbette biz Irak’ın içişlerine karışmayız ancak bir dost olarak önerilerimizi dile getiriyoruz. Veya bölgede, Irak’ta ve Kerkük’te siyasetlerimiz ırkı ve mezhebi teşvik esası üzerinde olmamalı.”

Aytemür, bu dilin diplomatik bir dil olmadığı gibi gerçeğe karşı hissi ve nefsi bir tepki olduğunu söyleyerek şu soruları soruyor:  “Siz Kerkük’ü kimseye vermediniz. Daha 1916’larda Sykes-Piccot antlaşması ile Asya’daki Osmanlı toprağı 3 devlet arasında paylaşılmıştı: Erzurum, Van, Bitlis ve çevresi Rusya’ya; tüm Mezopotamya ile Akka ve Hayfa limanları İngiltere’ye; Suriye sınırı, Kilikya bölgesi, Harput ve çevresi Fransa’ya bırakılmıştı. Yine bu antlaşmaya göre, İngiltere ve Fransa denetiminde bir Arap Konfederasyonu kurulacaktı. Irak isimli bir devlet yoktu. Basra, Bağdat ve Musul isimli üç Osmanlı eyaleti vardı ve bunlardan Musul, bugünkü Kürdistan Bölgesi’ndeydi.  İngilizler kendi çıkarlarına göre Kuveyt’i devlet yaptılar, geri kalanından da Irak diye bir devlet kurdular. Bütün bunlar olurken nerdeydiniz, tek parça Irak devleti nerdeydi?  Türk dış politikanın söz ettiği antlaşmanın altında şu imza var: ‘Haşmetli Büyük Britanya ve İrlanda Kraliyeti Müttehidesi, Maverayi Ebhar Britanya arazisi Kralı ve Hindistan İmparatoru hazretleri.’ Demek ki Büyük Britanya ile antlaşma imzalamışsınız ve o da çoktan parçalanmıştır. Hindistan ve denizaşırı diğer topraklar Büyük Britanya’dan ayrıldıklarında, ‘bunu kabul etmiyoruz, Osmanlı Kerkük’ünü geri istiyoruz’ niye demediniz?  Bosna, Sırbistan ve Karadağ da Osmanlı toprağı idi, Yugoslavya parçalandığında bu Osmanlı topraklarına niye sahip çıkmadınız?”

Öte yandan 1807 tarihli belgenin aslında ise şu ifadeler yer alıyor: “Kerkük kasabasında ikamet etmiş olan Kürdistan Hâkimi Sabıkı Halid Paşa bulunduğu yerin tamamen Kürt nüfusundan müteşekkil olup ve kendisi de Kürt olmasından ve Kerkük kasabasının da Kürdistan sınırları dâhilinde olması hasebiyle bu bölgede sürekli kargaşa ve hadiselerin meydana geleceği bundan uzak durulması ihtimali de olamayacağı kuvvetle bilinmektedir. Adı geçen Halid Paşa’nın taraftarlarından olup Abdurrahman Paşa’nın yanında bulunanlardan biri Farsça yazılı bir mektup gönderir. Ve adı geçen Abdurrahman Paşa’nın tavır ve hareketlerine dair Halid Paşa kendisine gönderilmiş olan Farsça mektupla birlikte kendisi de bir parça yazı ekleyerek Bağdat Valisi Ali Paşa’ya göndermiş olur. Gönderilmiş olan Farsça mektup ve Kürdistan eski Hâkimi Halid Paşa’nın ekte sunmuş olduğu mektubuyla birlikte tercümeleri yapılarak Padişah’ın emir görüşlerine sunulmak üzere takdim edilmiştir. Abdurrahman Paşa hile ve desiseleriyle ün salmış ve Osmanlı Devleti’ne karşı da ihaneti açık bir şekilde bilinmiş olduğundan bu bölgeyi ona teslim etmek Kürdistan ve havalisini İran’a teslim etmek gibidir.  Bu sebepten dolayı bu bölgeye hâkim olur ise Bağdat valileriyle İranlılar arasında sürekli husumet ve düşmanlık artacaktır.

En kalabalık nüfus Kürtler!

Ayrıca 1922 tarihine ait bir belgede de şu ifadeler yer alıyor:  “Belge Lozan Anlaşmasının iki mimarı İsmet İnönü ile İngiliz Devlet Adamı Lord Curzon arasında gerçekleşen mektuba değinerek şu bilgiler içermektedir: İsmet İnönü, ilk mektubunda, sorunu, etnografik, politik, tarihsel, coğrafik, ekonomik ve Misak-ı Milli olarak 7 bölümde incelenmiştir. 23 Ocak 1923 tarihli oturumda da esas olarak bu mektuplara bağlı kalınmıştır. Musul, Kerkük, Süleymaniye’deki nüfusu Lord Curzon’un 785.468 olarak göstermesine karşın, İsmet İnönü 503.000 olarak göstermiştir. Bu nüfus içinde Kürtlerin en kalabalık sayıyı oluşturduğu iki tarafça kabul edilmiştir. İki tarafın nüfus karşılaştırması şöyledir: Musul tartışmaları o kadar biçimsel ve renksizdir ki İsmet İnönü’nün konuşmasını, karşılıklı yazılan mektupların okunması biçiminde sürdürmesi karşısında, Lord Curzon araya girip, bunu okumanın gereksiz zaman kaybı olacağını söyler. Ancak karşılıklı iddialar yine de aynı biçimsel tonda devam etmiştir. İsmet İnönü, nüfus verilerinde Musul ilinde 410.790 Kürt ve Türk’e karşı 31.000 Müslüman olmayan ve 43.000 Arap olduğunu iddia etmiştir. Arapların bu kadar az sayıda olmalarının nedenini ise Türklerin, “Uzun süren Araplarla ilişki kurmuş ve Arapça öğrenmiş olmalarına” bağlamıştır. Bu karmaşık toplumsal yapı içinde Türk tarafınca 18.000, İngiliz tarafınca 30.000 gösterilen Yezidilerin durumunu, İsmet İnönü ilginç bir tarzda şöyle açıklamaktadır; “Yezidiler Kürttür, doğal olarak gelenek ve görenekleri Kürtlerinki gibidir. Aralarında yalnız mezhep ayrılığı vardır, bu yüzden onları birbirinden ayrı tutmak doğru olmaz. Nasıl aynı ulusun bireylerini, kimisi Katolik kimisi de Protestan olduğu için ayrı soydan saymak doğru olmazsa, Yezidilerle Kürtleri de birbirinden ayrı tutmak haksızlık etmek olur.” Bu konuda aşağıda okuyacağız belge yol göstericidir.

Belgenin aslı ise şöyle:

“Bağdad Vilayetine Şifre (gizlilik esasına binaen) bizzat Vali tarafından şifrenin çözülmesi… Irak’ta meskûn ve eski ahaliden sayılmış bulunan Türklerin nüfuslarının miktarı sosyal durumları hakkında sağlıklı ve doğru bilgi elde edilmesi ileride buralara iskân edilecek Aşiretler için tatbik edilecek siyaset açısından fevkalade mühim ve elzem bulunduğundan Bedre, Horasan, Hanikin, Mendeli ve Divaniye gibi kazalarla vilayetin ve sair yerlerde bulunan Türklere dair bundan böyle acilen ve süratle bilgi verilmesi. Vilayet dâhilinde ki yerli Türklerin miktarı nedir ve bunlar hangi Liva ve Kaza ve Nahiye dahilinde ikamet etmektedirler bulundukları yerlerin Arap veya Kürd ahalisine nisbetle çoğunlukta mı? Yoksa azınlıkta mıdırlar? Arap veya Kürt lisan ve âdeti bunlara nüfuz etmiş mi? Etmiş ise ne derecededir. Aile arasında hangi ‘lisanla’ konuşurlar diğer unsurlar ve ırklara göre hükümetle alakaları ve iktisadi mevkileri ne nispettedir? Çocuklarına İlköğretim tahsillerini ne gibi mü’esseselerde ve hangi dillerde yaptırıyorlar. İçlerinde asimile olup Araplaşan veya Kürtleşen var mıdır? İçlerinde Araplığa, Kürtlüğe temessül (benzeme) etmiş veya temessüle müsait bir hale gelmiş aileler zümreler var mıdır?”

“Dünya dengeleri eskisi gibi olmayacak”

Aytemür, başta Osmanlı, İran’ın ve sonrasında batının ‘despot ve sömürgecilerin’ Kürt coğrafyasını bir mühendislik hassasiyetiyle hem “Merkezileştirerek” hem de parçalayarak, statüsüz bıraktığını söylüyor. Aytemür,  “Kürt halkının doğal gelişimine izin vermeyerek devletleşmemizi önleyerek kendi sistemlerini ayakta tutmaya çalışmışlardır. Onlarca yıldır ülkemizi bize zindan eden bu politik yaklaşım hâlâ devam ediyor. Artık günümüzde dünya dengeleri ve halkların psikolojik durumları göz önünde bulundurulmadan rastgele herkesin kafasına estiği gibi sağa-sola saldıramayacağı bilinmelidir.”

Cesim İlhan-basnews

Hûn dikarin van nivîsan jî bixwînin.

Kurd kî ne?

Kî ne kurd, ji kû tên? Dîroknas bi awayekî giștî li ser vê hemfikir in, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir